besmele

mus

VUKUF-I KALBI: O’NU KALBINDE ARA Dr. Dilaver Selvi

Hak asiklarinin temel usüllerinden biri de Vukuf-i Kalbî’dir. Kisaca manasi,
kalpte olanlarin farkinda olup kalbi tanimak ve her durumda gafletten siyrilip Yüce Allah’a baglanmaktir.
Hedef, gönül kâbesini temiz tutup Yüce Dost’un tesrifine hazirlamak ve böylece dünyada iken cenneti yasamaktir.
Allah Rasulü s.a.v. Efendimiz, Allah’i zikreden kalbin diri,
zikretmeyen kalbin ölü oldugunu belirtmistir (Münzirî, et-Tergib).
Zikrin ziddi gaflettir. Gaflet, kalbin manen perdelenmesi, günahla katilasmasi, kapanmasi ve sonuçta ölmesidir. Hak yolcusunun ilk isi, kalbini ilâhi sevgi ve zikirle diriltmektir.
Vukuf-i Kalbî, özellikle zikir ve ibadet aninda istenmektedir.
Zikir, hatirlamak, hatirda tutmak, anmak, övmek, sevmek, yüceltmek ve yad etmektir.
El, zikir tesbihini döndürürken, kalp de zikrettigi zata dönmelidir ki, gerçek zikir olsun.
Namaz da bir zikirdir. Hatta zikirlerin en büyügüdür.
Fakat kalbin katilmadigi ve gaflet içinde kilinan bir namaz kul için sevap degil, kinama sebebi olmaktadir. (Maun Suresi, 4-5)
KALBIMIZDE KIM VAR?
Su halde üzerinde durulmasi gereken en önemli is kalbimizi uyandirmaktir. Bir ibadete niyet aninda kalbin uyanik olup, bunu kim için yaptigini bilmesi gerekir.
Bu kadar husu her müminden istenir. Fakat arifler der ki, gafletle de olsa zikir çekmeye, namaz kilmaya devam etmelidir. Böyle bir zikir ve namaz hiç yapmamaktan iyidir.
Çünkü o anda vücut, bir günahta degil, taklitle de olsa iyi bir amelle mesgul olmaktadir. Fakat, zikre ve namaza devam ederken, bu gaflet için istigfar etmeli, o hale üzülmeli, razi olmamalidir.
Gafletin gitmesi için Allah’tan yardim, salihlerden de dua istemelidir.
Insan, yasadigi anda kalbinin ne halde oldugunu, neye ve kime yöneldigini bilmelidir. Arifler, buna murakabe diyorlar.
Murakabe kalbi devamli kontrol altinda tutmak, Allah ile huzuru ve edebi korumak seklinde tarif edilmistir. Sah-i Naksibend k.s., Vukuf-i Kalbî’yi bu iki manada almis ve onun üzerinde çok durmustur.
Vukuf-i Kalbî kavrami ile anlatilanlar, her is ve ibadette bizden istenmektedir. Efendimiz s.a.v.’in her mümine gösterdigi kulluk hedefi “ihsan” halidir.
Ihsan, kalbin Allah’i görüyor gibi bir safiyet ve sadakata ulasmasidir.
Alimler, müminlerin gafletle müsahede arasinda üç halde kulluk yaptiklarini belirtmislerdir. En yüksek seviye kalbin günah ve gafletten temizlenip Allah’i görür gibi bir safiyete ulasmasidir.
Buna “müsahade makami” denir. Bunun bir alt seviyesi, kulun Allah’in her an kendisini gördügünü yakinen bilmesi ve ona göre hareket etmesidir.
Buna “murakabe makami” denir. En alt seviye ise bu makamlara ulasmadan dini taklit yoluyla yasamaktir. Bu, iman edip Islâm dairesine girenlerin halidir.
Ekseri müslümanlar bu hale razi olmuslardir. Halbuki Yüce Rabbimiz o halde kalmamiza razi degildir.
DEGERIMIZ KALBIMIZ KADAR
Her mümin, Allah katinda ne kadar kiymetli oldugunu ve Allah tarafindan ne derece sevildigini bilmek ister. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, bunun cevabi için kalbinize bakin buyuruyor ve ekliyor:
“Kul kalbinde Yüce Rabbi’ne ne kadar yöneliyor, deger veriyor, onu seviyor ve zikrediyorsa, bilsin ki Allah katinda kiymeti o kadardir.” (Hakim, Müstedrek; Ebu Ya’la, Müsned; Beyhakî, Suabu’l-Iman)
Yüce Allah kalbimizi kendisi için yaratmistir. Kalbe yüce zatini tanima ve sevme kabiliyeti vermistir. Onu Ars’in ve Melekût Alemi’nin özellikleri ile donatmistir.
Ilâhi huzur ve nazar yeri yapmistir. Onun tamamen kendi sevgisine tahsis edilmesini ve razi olmadigi bütün sevgi, düsünce, hesap ve hedeflerden temizlenmesini emretmistir.
Kalbin bu sifatina “takva” denir. Takva sahibi yani müttaki, Yüce Allah’in dostudur.
Ahirette ancak kalb-i selim fayda verecek, müttakilerin yüzü gülecek, dünya için elde edilen mal, mülk, evlat, makam ve itibarin hiçbir faydasi olmayacaktir. (Suara, 88-90)
Kalb-i selim, Allah’in zikri ve sevgisi ile huzur bulmus, manen sihhatine kavusmus, fani olan sevgilerden arinip ebedi sevgiliden razi olmus kalptir.
Iste bütünüyle dinimiz, insana bu terbiyeyi vermeyi hedeflemistir. Bu terbiyenin sonucu, Allah’in riza, sevgi ve cennetine erip, cemalini seyretmektir. Bu, insan için en büyük saadettir.
O BÜYÜK SEVDANIN PESINDE
Kalbe gönül de denir. Kalp, her yana yöneldigi ve devamli hal degistirdigi için bu ismi almistir. O, Ars ile Arz arasinda her seye yönelebilir.
Gönül, Yüce Allah’a asik oldugu gibi; dünya, makam, sehvet, söhret, benlik ve beylik derdi ile de sarhos olabilir.
Fakat gönül sadece mide, menfaat, sehvet ve söhrete yöneldigi zaman, insanin diger canlilardan farki kalmaz. Hatta onlardan daha kötü durumlara düser.
Yüce Yaratici, kalbini kullanmayanlarin göz ve kulaklarinin da bir ise yaramayacagini ve böyle bir insanin hayvanlardan daha asagi bir seviyeye düsecegini haber vermistir. (Araf, 179)
Kalbini kesfetmeyen ve ondaki ilâhi cevherleri kullanmayan insan, maddi olarak hangi tür kesifleri gerçeklestirirse gerçeklestirsin, asil serefe ulasamaz, huzuru yakalayamaz.
Bir bas agrimiz kadar, kalbimizin de derdine düsmezsek, dünya ve ahirette mutlu olamayiz.
Nefsimizin elinde ve günahlarla karartilan kalbin manen sihhat bulamayacagini ve selim hale gelemeyecegini bilmemiz gerekir.
Sonra Allah’tan yardim isteyip, kalbe doktor aramalidir. Arayan bulur, bulan dertten kurtulur.
Önceleri, akilli insanlar kalplerini manevi hastaliklarindan kurtarmak için memleket memleket dolasirlardi. Ehlini bulup kalplerini sihhate kavusturmadan rahat etmezlerdi.
Onlar bu isi hayatin hedefi olarak görüyorlardi. Sadece kendilerinin degil; aile, evlat ve dostlarinin kalbini de düsünüyorlardi.
KALPTEN ARSA YOL BULANLAR
Hace Ubeydullah Ahrar k.s., mürsidi Alauddin Attar k.s. Hazretleri’nin kendisine söyle buyurdugunu bildiriyor:
“Kalbine dikkat et! Her halde zikir ve huzur halini koru. Bir yolda giderken, falanca durak yerine kadar kalbime sahip çikacagim, yakinligimi kaybetmeyecegim, gaflete düsmeyecegim diye karar ver.
Böyle davranirsan, hedefine ulasir, muradina erersin.”
Büyük veli Cüneydi Bagdadi k.s., kalbindeki sevgiliye nasil yöneldigini söyle anlatir:
“Murakabe konusunda, bir kedinin durumundan büyük ders aldim. Bir defasinda fare kovalayan bir kedi gördüm. Fare bir delige kaçti. Kedi deligin önünde onu yakalamak üzere vaziyet aldi.
Bütün varligi ile pür dikkat delige yönelmisti. Öyle ki o anda bir kili bile kipirdamiyordu. Baska hiçbir seyle ilgilenmiyordu. Ben de hayretle ona bakiyordum.
Bu halde iken Allah tarafindan içime söyle bir nida geldi: ‘Ey himmeti düsük kulum. Sen beni aradigini söylüyorsun. Ben senin maksadin olarak bir fareden daha düsük degilim.
Öyleyse sen de beni aramada ve rizami istemede su kediden daha az istekli ve gayretsiz olma!’ Bu uyaridan sonra bana bir gayret geldi, ciddi olarak murakabeye basladim, kalbime yöneldim.
Her yerde, her iste zikre sarilip Yüce Allah’in rizasini aradim.” (Ali b. Hüseyin el-Vaiz: Resahat)
Yüce Allah, himmeti yüksek kullarinin gönüllerindeki ilâhi aski bize söyle tanitir:
“Onlar öyle er kisilerdir ki, herhangi bir ticaret ve alis veris kendilerini Allah’i zikretmekten, namazi kilmaktan ve zekâti vermekten alikoymaz.
Onlar, yüreklerin ve gözlerin dehsetten ters dönecegi ahiret gününden korkarlar.” (Nur, 37)
Demek ki kullar içinde kalbine bu derece sahip olup, Yüce Allah ile huzur ve zikir halini koruyan asik insanlar mevcuttur.
Bu mümkündür. Kur’an-i Hakim’de bu ayet okundugu sürece, insanlar içinde o sifati tasiyanlar bulunur. Onlar genç-ihtiyar, erkek-kadin, zengin-fakir, alim-cahil her sinifta mevcuttur.
Sah-i Naksibend k.s., gençler içinde gördügü böyle bir asigi anlatir:
“Serefli Mekke’de iki ayri insan gördüm. Birisinin himmeti çok düsüktü. Digerinin ise kalbi Ars’a ve Allah’a baglanmisti.
Himmeti düsük adam Kâbe’nin örtüsüne yapismis dua ediyordu. Bir ara adamin kalbine yöneldim. Gördüm ki adamin kalbi Kâbe’de degil, köyünde idi.
Allahu Tealâ’dan ilâhi sevgi ve rizayi degil, dünyalik seyler istiyordu. Buna çok hayret ettim ve üzüldüm. Bir ara Mina çarsisina ugradim.
Orada tezgahi basinda devamli alis-veris yapan bir genç gördüm. Gencin kalbine nazar ettim. Gördüm ki genç devamli zikir halindeydi.
Kalbi azamet sahibi Allah’tan gafil degildi. Onun bu yüksek himmet ve gayreti içimde büyük bir coskuya sebep oldu.” (Resahat)
KALBIN HAKIKI SAHIBIYLE BULUSMASI
Bu hal, ilâhi yardimdan sonra güzel bir terbiye ile mümkündür. Inanmali, arzulamali ve yoluna girmelidir.
Yüce Allah’in sevgi ve rahmeti kimseden esirgenmis degildir. Yeter ki kulun gerçek tercihi Yüce Allah olsun.
Ondan sonrasi kolay. Kalbe manevi ilaç veren arifler, “bizim isimiz çözüp baglamaktir” derler.
Onlar kalbi haram arzulardan ve dünyadan çözüp, Yüce Allah’a baglarlar. Yani insani Allah adami yaparlar.
Maksat mürsid degil, irsattir. Irsat, terbiye olmak ve Yüce Allah’in rizasina ulasmaktir.
Büyük veli Sahi Naksibend k.s. irsadin seyrini ve sonucunu söyle anlatir:
“Bizler, Allahu Tealâ’ya ulasmada bir vasitayiz. Bizden kesilip asil maksada, Cenab-i Hakk’a baglanmak gerekir.
Gerçek mürsidlerin yolu budur. Allahu Tealâ’ya vasil olan arifler, diger insanlara bu iste rehberlik ederler.
Onlar bu yolun çocuklarini önce hakikat besigine yatirip sikica baglarlar. Vuslata kadar onlari terbiye sütü ile beslerler.
Cenab-i Hakk’a vuslat hasil olunca bu takip ve terbiye isini keserler.
Müritleri Allahu Tealâ’nin huzurunda kabul görüp, mahrem daireye girdikten sonra aradan çikarlar.
Artik bundan sonra müritler arada bir vasita olmaksizin Allahu Tealâ’dan ilim ve feyz alacak hale gelmislerdir.
Buna güç yetirebilirler.Iste bu hale ulasmak bir mürsid ile mümkündür.
Böyle bir hali elde eden kimse, sonsuz bir ömür bulsa ve bütün ömrünü bu nimete sükür için harcasa, yine de bu nimetin sükrünü yerine getirmis olamaz.
Hakk’a yakin olmak lazim; halka degil…” (Ahmed Siddikî, Sah-i Naksibend)
Sükredilecek bu nimetin ne kadar kiymetli oldugunu gösteren bir örnek de söyle:
Hacegân yolunun büyüklerinden Mevlâna Hüsameddin Buharî k.s.’nin babasi Hamidüddin Sasî rh.a. vefat döseginde idi.
Bu zat büyük alimlerdendi. Sah-i Naksibend’le ayni dönemde yasamisti. Ona büyük hürmeti, sevgi ve saygisi vardi.
Fakat o kalp doktoruna teslim olup seyr u sulûk terbiyesi almamisti. Kendi ilim ve tedbiri ile yetinmisti.
Zahiren helal ve harama dikkat etmis, farzlari yapip, haramlardan kaçinmis, fakat kalbine pek egilmemisti.
Oglu Hüsameddin Buharî k.s. ise Emir Hamza k.s. Hazretleri’nin irsatta halifesi idi. Hamidüddin Sasî vefat aninda sikinti ve izdiraba düstü.
Oglu ve dostlari bas ucunda idiler. Bir ara oglu: Baba ne haldesin? diye sordu. Babasi:
Benden su anda kalb-i selim istiyorlar. O da bende yoktur. Nasil elde edilecegini de bilmiyorum! dedi. Hüsameddin Buharî babasina:
Sakin olun, kalbinizi bana birakin. Selim kalbin ne oldugunu anlayacaksiniz, dedi ve derin bir murakabeye daldi.
Bir saat kadar öyle kaldi. O anda Cenab-i Hakk’a yönelip babasini bu izdirap ve endiseden kurtaracak ilâhi rahmet ve sekinet istedi.
Orada bulunan diger müminler de dua ettiler. Gözlerini açtiginda, babasinin yüzüne bir nur ve huzur inmisti.
Kalbi dünyadan ayrilik, yalnizlik ve ölüm endisesinden kurtulmus, Allah ile huzur bulmustu. Inen rahmet ve sekinet ile mutmain olmustu.
Bu arada gözlerini açti, buldugu huzurun sevincini ve kaçirdigi firsatin hasretini söyle dile getirdi:
Oglum! Allah sana bol mükafat versin. Meger bize lazim olan is, bütün ömrümüzü bu kalbi elde etme yolunda harcamak imis.
Fakat ne yazik ki ömrümü baska türlü zayi ettim, dedi.
Ne mutlu bu babaya ki, salih evladinin dua ve gözyasi bereketi ile Yüce Allah’in rahmetine kavustu, huzur içinde dünyadan göçtü. (Resahat)
Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in sik sik yaptigi gibi, biz de dua edelim, O’nun duasina amin diyelim:
“Ey kalpleri istedigi tarafa çeviren Allahim! Kalbimi dininde sabit tut. Senden sevgini isterim. Bana, sevdiklerini ve sevgine götürecek amelleri sevdir…”

İlgili Yayınlar: