Tasavvuf Yok Diyenler İyi okusun(yok öyle Ahkam Kesmek..:@)

öncelikle tasavvufta bir kisinin yasamını örnek alırsınız ve o kisinin yasamıda zaten islami hayat kaideleriyle örtüsür.. aynıdır yani önce simdi örnek almamız gereken sahısların hayatları nasıl bunu yazayım..

ONLARIN NAMAZI BİR BAŞKAYDI

Namazda Pirenin Isırmasını Hisseden…
Sumeyt b. Aclan -rahimehullah- şöyle diyordu: «Namazda pire ısırdığında bunun acısını hisseden Allah ile huzurda olduğunu nasıl iddia edebiliyor?»Namaz vakti girdiğinde Emirü’l Mü’minîn Hz.Ali (ra)’ın benzi atar, renkten renge girer, titrerdi. Kendisine bunun nedeni sorulduğunda Allah Teâlâ’nın:
«Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan(a gelince o, tuttu) bunu sırtına yüklendi. Çünkü o, çok zulümkâr, çok cahildir.» (Ahzâb,72) mealindeki âyete imada bulunarak: «Bu anın, Allah’ın göklere ve yere teklif edip de onların bunu yüklenmekten kaçındıkları ama benim yüklendiğim emaneti yerine teslim etme anı olduğunu bilmiyor musunuz? Yüklendiğim bu görevin gereğini yerine güzelce getirebilecek miyim yoksa getiremeyecek miyim bilmiyorum, işte bende gördüğünüz değişikliğin nedeni bu endişemdir» der.

Hasan-ı Basrî (ks) şöyle öğütte bulunuyordu: «Dünya sevdalısının arkasında namaz kılmayın. Bizden öncekiler, birisinin namazında öteye beriye bakındığını duyduklarında, evine gitmiş olsa bile hemen onun yanına varırlar, Allah’ın azametine olan vukuflarından ötürü duydukları meselenin aslını sorarlardı.»

Bir keresinde Ömer b. Abdülaziz (ra) arkasında namaz kıldığı imamın lahin (Kur’ân harf ve kelimelerinin aslını bozacak şekilde nağme) yaptığını duyunca: «Cemaat fazileti olmasa idi arkanda namaz kılmazdım! Sen Arapça’yı âlimlerin huzurunda neden okumuyorsun?» diye de çıkışır.

Fazl b. Abbâs (ra) şöyle diyordu: «Doğrusu şu insanlara hayret ediyorum, bir çocuğum öldüğünde binlercesi gelip baş sağlığı diliyor, ama cemaati kaçırdığımda kimse gelip bana taziyede bulunmuyor. Yeminle söylüyorum, bir vakit cemaatte bulunmamam benim için yetişmiş, âlim ve sâlih bir çocuğumun ölümünden çok daha büyük bir musibettir.»

Muhammed b. Vâsi’ (rh.a) arkadaşlarına şöyle diyordu: «Dünyadan iki şey istiyorum:
1-Eğrildiğimde beni düzeltecek Allah rızası için beni seven sâlih bir kardeş,
2-Yaşadığım sürece vakit namazlarını cemaatle kılmak.»
Şekîk el-Belhî (ks) arkadaşlarına söyle diyordu:

«Melûn şeytanı Ademoğlunun sadece iki davranışı öfkelendirir:
1-Vesvesesine aldırmaması,
2-Allah Teâlâ’nın zatı hakkında düşünmemesi.»

Kardeşim, nefsini denetle, durumunu gözden geçir, bak bakalım bu büyüklerin namazlarında hissettikleri hazzı ömründe bir kerecik olsun namazında hissetmiş misin?
(Onların hallerini öğrenmek insana ibadet aşkı veriyor değil mi? Onların namazı gerçekten bir başkaymış değil mi? İnsan: ‘Cennet onlara helal olsun!’ Demekten kendini alamıyor. Öyle değil mi?…)

——————————————————————————–

Namazını Kıldın mı Diye Sorma!
Bir keresinde bir adamın, Efendim Ali el-Havvas’a (ks): «İkindiyi kıldınız mı?» diye sorduğunu duymuştum. Efendim susmuş, bu soruya bir anda cevap vermemişti. Sonra adama:
-Bir daha bana böyle bir soru yöneltme, çünkü beni yalanın içine düşürürsün, zira namaz hareketine ‘namaz’ denilebilmesi için kulun namazının içinde, başından sonuna kadar Rabbi ile birlikte bulunmalı ve o sırada hatırında Allah sevgisi dışında bir şey olmamalıdır, sadece Allah’ın huzurunda olduğunu, kıraatını, rükû ve secdesini düşünmelidir, dedi. Adam:
– Peki size bu türden bir soruyu nasıl yönelteyim?
– Bana ‘İnsanlarla birlikte vaktinde oturup kalktın mı?’ diye sor.

——————————————————————————–

Namaza Giderken Sadaka Vermek
Sahabeler (radıyallahu anhum) sabah namazına giderken karşılaştıkları ilk fakire bir lokma ekmek veya bir soğan veya bir tek kuru üzüm vermedikçe mescide girmezlerdi.

Yahya b. Muâz (ks) şöyle diyordu: «Dünyadaki dağların ağırlığına eş bildiğim tek dane sadaka olarak verilen danedir!»

Bir başka hadiste şöyle buyuruluyor: «Günah bir yerden (gayri meşru bir yoldan) bir mal elde edinen bununla yakınlarına iyilik yapsa veya bu malı sadaka olarak dağıtsa veya Allah yolunda harcasa, bütün bunlar toplanır kendisiyle birlikte cehennem ateşine atılır.»

Hz.Âişe (r.anha) şöyle diyordu: «Sizler verayı görmezlikten geliyorsunuz ama o en üstün ibadettir.»
Abdullah b. Ömer (ra) şöyle diyordu: «Namaz kıla kıla yay gibi, oruç tuta tuta kiriş gibi olsanız, Allah Teâlâ sizlerin bu ibadetlerini ancak şüpheli nesneler yaklaştırmayan; veranız varsa kabul eder.»
(Kaynak: İmam-ı Şa’rani; Gerçek Şeyhler ve Sahteleri (Tenbihü’l Muğterrin)

——————————————————————————–

Adablara Dikkat Ederlerdi
Ümm Rûmân şöyle anlatır:
“Namazda sağa sola bakınırken beni Ebu Bekir gördü ve bundan öyle şiddetle men etti ki, ben nerdeyse namazdan çıkacaktım. Sonra şöyle dedi:
“Ben Resulullah (sav)’in şöyle buyurduğunu işittim; Sizden biriniz namaza durduğu zaman, sağıyla soluyla oynamayı bıraksın ve yahudiler gibi, sağ sola meyledip durmasın (sallanmasın). Çünkü namazda organların huzura ermesi, namazın kemalindendir.” (El-Câmiü’s Sağir)

Sehl b. Abdullah (ks) der ki: “Kul, farzları tam yerine getirebilmek için sünnetlere ihtiyaç duyar. Sünnetleri ifâ etmek için de, nafile ibadetlere muhtaçtır. Nafilelerin tekamülü de adaba riayete bağlıdır. Dünyayı terk etmek de adab cümlesindendir.

Hz. Ömer Efendimizin (ra) minberden söylediği şu sözü Sehl’in (ks) söylediği ile aynı manadadır:
– Adam müslüman olarak ihtiyarlamıştır, fakat Allah için kıldığı tam bir namazı yoktur. Sordular:
– Bu nasıl olur? Hz. Ömer (ra) efendimiz şöyle cevap verdi:
– Namazda ki huşu ve tevazusu tam olmayan ve her şeyi ile Allah’a yönelmeyenin hali, budur.
Ebu Said el-Harraz’a sordular:
– Namaza nasıl girilir? Şöyle cevap verdi.
– O’na Teveccühün kıyamet günündeki yönelişin gibi olsun. O’nun (cc) huzurunda duruşun öyle olsun ki, aranızda bir tercüman bir aracı olmadan, o seni karşılıyor, sen de kimin huzurunda bulunduğunu bilerek O’na minacaat ediyorsun. Çünkü O, en büyük MELİK’tir.

Ariflerden birine sordular:
– İlk tekbiri nasıl alıyorsun? Şöyle cevap verdi:
– Allah-u Ekber dediğin zaman, ismi celalinin ‘elif’ harfi ile birlikte tâ’zim, ‘lam’ harfi ile heybet, ‘ha’ harfi ile murakabe ve kurb duyguları taşıman gerekir.
Amir b. Abdullah’a (ks) sordular:
– Namazda dünya işlerine dair aklınıza bir şey geliyor mu? Şöyle cevap verdi:
– Bana göre mızrakların altında kalmak, sizin namazda hatırladıklarınızı hatırlamaktan daha hoştur.
Bir başka Sufi’ye de:
Namazda nefsin sana dünya işlerini hatırlatıyor mu? Sorulmuş, o da:
Ne namazda ne de namazın dışında böyle bir şey olmaz, dedi.
Rivayet olunduğuna göre Abdullah b. Abbas (ra) şöyle der:
“Namazda hûşuun ölçüsü, sağında ve solunda bulunanla ilgilenmemek, hatta onların kim olduğunu bile fark etmemektir.”
(Kaynak: Avarifü’l Me’arif, Şehabüddin Sühreverdi)

Onlar Nerede, Biz Neredeyiz?
Bizden önceki salihlerin, namaz anlayışı işte böyle idi. Verdiğimiz örneklerle Tasavvuf ehlinin ne titiz bir anlayışla; Allah’a kulluk yapmaya çalıştıklarını göstermeye çalıştık… Onlar da Allah’ın kuluydular, bizler de… Peki onlar nerede biz neredeyiz…
Sahi, biz namaz kılarken nerelerdeyiz?…

…..

A- Tasavvufun Tanımı

Tasavvufu, yine kendi terimleriyle şöyle tarif edebiliriz:

Tasavvuf: Ebedî saadete ulaşmak amacıyla, zâhirîn ve batının tamir; ahlakın tasfiye ve nefsin tezkiye hallerini içine alan, mânevî bir ilimdir.

Tasavvufun genel tanımı ise şudur:

İslam Dini’nin getirdiği hükümlerin, (Şeriat) müslüman şahıs tarafından, zahîrî ve bâtınî yönleriyle birlikte, ruhsatlardan faydalanmaksızın, azimet ve takva üzere tatbik edilmesidir.

Tasavvuf rûhî bir hayat olduğu için hakikatte; bizzat yaşamak, hissetmek ve halleriyle hemhal olmak sûretiyle anlaşılabilir ve anlatılabilir. Tasavvuf kitaplarında rastladığımız farklı anlatımlar ve izah tarzlarının asıl sebebi de budur. İslam Alimleri, kendi rûhî-manevî hayatlarına göre tasavvufu tarif ederken; bazıları bidayet (başlangıç) halleriyle, bazıları nihayet halleriyle, kimi zaman alametleriyle, kimi zaman da asıl ve esaslarına göre tarif etmişlerdir.

Her nekadar farklı izah tarzlarıyla karşılaşsak da ifade edilmek istenen manada birleşmektedirler. Hakikatte tasavvuf; Allah-u Zülcelal’in istediği mümin sıfatlarına bürünmek, ve Allah-u Zülcelal’in azim bir ahlak ile ahlaklandırdığı, Peygamber (s.a.v) Efendimizin ahlaki ile ahlaklanmaya çalışmaktır.

Tasavvuf öyle bir ilimdir ki batıl onun ne ardından gelebilir, ne de önüne geçebilir. O’nun ne önünde, ne de ardında hiç bir eğrilik yoktur. Çünkü tasavvuf, nübüvvet kandilinden alınmış bir nurdur. Nübüvvetin ötesinde ise bizim için alınacak bir nur yoktur.

İhsan Nedir?

Tasavvuf, İslam Dini’nin üzerine inşâ edildiği üç temel mefhumdan biri olan “İhsan”ı kendine gaye edinmiştir. 0 halde “İhsan”ın ne olduğunu anladığımız zaman, tasavvufun özünü ve gayesini de daha iyi anlamış olacağız.

Seyyid Muhammed Gamari (ks) Hazretlerine,

“Tasavvuf vahy-i semavî midir?” diye tasavvufun kaynağı ve özü hakkında bir soru sorduklarında, şöyle cevap vermişlerdir:

“Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e vahy-i semâvî nazil olduğu vakit, tarikat da onunla beraber, esas olarak kurulmuştur. Çünkü tasavvuf, şüphesiz ihsan makamıdır.”

Cibril Hadisi

İhsan mefhumunu, bizzat hadis-i şeriflerde görmekte ve açık bir şekilde izah edildiğine şahit olmaktayız. Hz. Ömer (r.a)’in rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerif (Cibril Hadisi) şöyledir:

“Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in yanında bulunduğumuz bir sırada, bir de baktık ki elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah, üzerinde yolculuk yaptığına dair hiçbir alâmet olmayan ve hiçbirimizin tanımadığı bir kimse geldi. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in yanına (varıp) oturdu.

Dizlerini dizlerine dayayıp ve her iki avucunu iki uyluğu üzerine koyup:

Ya Muhammed! İslam nedir? Bana söylermisin dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v):

– AIlah’tan başka hiç bir ilah ve mabud-u billah olmadığına ve Muhammed (s.a.v)’in O’nun resulü olduğuna şehadet etmen, namazı ikâme etmen, zekâtı vermen, Ramazanda orucu tutman ve yoluna gücün yeterse, Beytullah’a Hacc etmendir” buyurmuştur. 0 (yabancı kimse):

– Doğru söylüyorsun, dedi.

Biz onun bu haline, hem Hz. Peygamber (s.a.v)’e soruyor, hem de O’nu tastik ediyor, diye hayret ettik. Ondan sonra,

– Bir de iman nedir? Bana söylermisin, dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v):

-İman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman etmendir. Bir de hayır, şer ve kadere iman etmendir, buyurunca yine:

– Doğru söylüyorsun, dedi.

Ve İhsan nedir? Bana söylermisin diye tekrar sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) de:

– İhsan, Allah’a sanki görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Zira sen onu görmüyorsan o seni görüyor buyurdu. 0 yine:

– Doğru söylüyorsun. dedi…

Ve bu yabancı kimse gidince Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir müddet durdu: “Ya Ömer! Bilir misin o soran kimdi?” dedi. “Allah ve Resûlüllah bilir” dedim. 0 zaman buyurdular ki: “0, Cebrail idi. Size dininizi Öğretmek için geldi.”( Müslim; Kitabül İman)

İşte Hz. Ömer (r.a.)’in rivayet etmiş olduğu bu hadis-i serifte, Peygamber Efendimiz (s.a.v) bize İslam Dininin üç rükun üzerine olduğunu bildirmiştir.

1.İslam: Zâhirî azalara taalluk eden amellerdir. (namaz, oruç, hac, zekât)

2. İman: Allah’a meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere iman etmek gibi kişinin itikadına taalluk eden amellerdir.

3. İhsan: Bu da murakabe ve müşahede’ye taalluk eden amellerdir. Bu ihsan makamı, manevi huşu ve huzur içerisinde Allah’u Zülcelâl’e ibadet ederek kalbin temizlenmesine işaret etmektedir. Bundan dolayı ihsan makamı olmazsa dinin bir kısmını eksik bırakılmış olur.

Şöyle ki; bu hadis-i şerifte açıkça, kulun bütün ibadet ve kulluk görevlerini yerine getiren yani hayatının her anında, Allah-u Zülcelal’in kendisini gördüğünün, işittiğinin ve bildiğinin şuurunda olması gerektiği beyan edilmektedir. İşte, kişinin bu ihsan halini bozan sebepler; şeytanın vesvesesi, nefsin arzuları ve dış dünyanın etkileridir. 0 halde, bu tesirlerden kurtulmamız gerekmektedir ki ihsanı yaşayabilelim. Bu tesirlerden kurtulma yolu ise bunların sebeplerini, insana nasıl tesir ettiklerini ve bunlara karşı ne gibi tedbirler alınması gerektiğini; kısaca bu marazi durumun teşhis ve tedavisini bilmemiz gerekiyor.

Şüphesiz ki bu konu bir müslüman için en önemli konudur. Zira kulluğun temel mihengi, her yaptığını, her anını Allah rızası için yapabilmektir. İşte bu da tasavvuf ilmini zorunlu hale getirmektedir.

Burada bir meseleye daha açıklık getirmekte fayda var. Denilebilir ki kişinin ihsanı yaşamasına zarar veren tesirleri, ayet hadis ve alimlerin kitaplarından öğrenip teşhis ve tespit edebiliyoruz. Evet bu bir yere kadar doğrudur. Ancak bu marazları tedavi etme usulü ve kurallarını inceleyen ilim ise tasavvuftur.

Zira birer tasavvuf mütehassısı olan Mürşid-i Kamil; hem bu konulardaki zâhirî ilmini, hem tecrübelerini ve hem de bâtınî yolla Allah-u Zülcelal’in verdiği manevî ilmi kullanarak kişiyi tedavi etmektedir.

B-Tasavvufun Dogusu Ve Gelisimi

Tasavvufun amelî-hâlî ve temel esasları itibariyle, vahyin gelişiyle birlikte, bizzat Peygamber (s.a.v) tarafından hayata geçirildiğini, önceki bölümde belirtmiştik. Özellikle Mekke Devri, daha çok dini-ahlakî prensiplerin yer aldığı bir rûhî olgunluk kazanma dönemi olmuş ve Sahabe-i Kiram; bu usûl üzere, bütün ümmetin Mürşid-i Kamil’i, Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından yetiştirilmiştir.

Tasavvufun müstakil bir ilim olmaya başlaması ise diğer temel İslâmî ilimler olan; Fıkıh, Tefsir, Akaid ve Hadiste olduğu gibi Asr-ı Saadet’ten iki-üç asır sonradır. Aynı şekilde, bu ilimler de esasları itibariyle, Peygamber Efendimiz (s.a.v) zamanında mevcut olmakla beraber, henüz ihtiyaç hissedilmediğinden tedvîn edilmemiş, düzenli birer ilim dalı olarak ortaya konulmamıştır.

Tasavvuf ve diğer İslâmi ilimlerin bir ihtiyaç haline gelmesi, Sahabe-i Kiram ve Tabiîn’den sonraki dönemlerde, dinin aslından uzaklaşılması sebebiyledir. Rasûlüllah (s.a.v)’in tebliğ ettiği hakikî din nuru gizlenip, itikatta sapıklıklar, fikirler arasında ihtilaf vaki olmaya başladı. Cehalet insanlara galebe çalınca; eski adet, gelenek ve görenekleri ibadetlerle karışır, bazen de onların yerini alır hale geldi.

İnsanlar kendi hak bildiği yolda gitmeye ve dünyaya çokça meyletmeye başladı. Dini hükümler ve kurallar, esasları yönünden ikinci plana itilerek, ayetler ve hadisler siyasi veya şahsî amaçlarla indî yorumlara tabî tutulmaya başlandı. Yalnız bir topluluk, salih ameller işlemek, ıssız yerlerde uzlete çekilerek zikir ve ibadetle uğraşmak yolunu seçti.

Sonraları zaviyeler, tekkeler ve hânkahlar inşa edilince; arı-duru kulluk mücadelelerini daha sistemli bir şekilde sürdürmeye koyuldular. Salih amellere devam ve tashih-i itikad sonucunda; güzel haller meydana gelmeye, saf zihinler ve cilalı gönüller, marifet-i ilahiyi almaya, yudum yudum tatmaya başladı. Böylece taklidî imandan, tahkiki imana geçtiler.

İmam Kuşeyrî (k.s) Hz.lerinin ‘Risale’si gibi tarihî kaynaklara göre, ilk tekke Suriye’nin Reml şehrinde bulunan Ebû Hâşim Tekkesidir. İlk defa sûfî ismini alan da bu zattır. (ölm. 150/767).

Ardından Sufiyye mesleğine ilk hareket veren şahıs; Süfyân-ı Sevrî (ks) hazretleridir (ölm. 161/778). Râbiatü’l-Adeviyye (ks)/ şeybetü’r-Râî (ks) o devrin feyiz pınarlarındandır. Sonraki asırda, tasavvufun yayılmasına en çok hizmetleri geçen zatlardan ikisi; Zinnuni Mısrî (ölm. 245/859) ve Ebû Yezid Bestâmî’dir. (ölm. 261/875), Allah-u Zülcelal sırlarını artırsın. (Eraydın/ Selçuk; Tasavvuf ve Tarikatlar, (s. 61)

İşte tasavvuf ilmi böyle bir ortamda, önceleri Evliyaullah’ın sözleri ve hallerinin anlatımından ibaretken; sonraları Cüneyd Bağdadî (ks) (ölm. 279/908) gibi zatlarında eser vermesiyle düzenli bir ilim haline gelmeye başladı. Aslında, zahir ilimlerde eser verilmesi bir ilmin olgunluğuna delil olabilmekteyse de, tasavvuf ilmi gibi manevi bir sahada asıl delil, yine tasavvuf üstatlarının kendi hal ve idraklarıdır, kavrayışlarıdır. Yani, nasıl Fıkıh sahasında; Kur’an-ı Kerim ve Hadis’ten sonra fâkih alimlerin ilmî mülahaza ve görüşleri, bizim için amel yapılabilecek sağlam bir görüş oluşturuyor ve onların bu zahîrî içtihatlarına tabi oluyorsak; aynı şekilde manevî-ruhî hayatımızda da esası Kur’an ve Sünnet’le sabit olan, zikir, fikir, nefis tezkiye ve muhasebesi, rabıta, hatme (zikir meclisi) gibi batınî meselelerde de manevî görüş ve içtihad sahibi olan tasavvuf büyüklerine, Mürşid-i Kamillere tabi olmalı, onları taklit etmeliyiz.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), dört büyük halife olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (rhm)’ye ayrı ayrı zikirler telkin etmiş, ancak bunlardan ikisi yaygınlık kazanmıştır.

Hz. Ebu Bekir (r.a) Efendimizden neşet eden tarik, Sıddıkiyye ismi ve ‘hafî’ (gizli) zikri ile vasıflanırken;

Hz. Ali (ra) Efendimizden de ‘cehri’ (açıktan) zikir ile vasıflanan tarikatler

ortaya çıkmıştır. Bu iki ana koldan ayrılan tarikatler ise yukarıda izah ettiğimiz sebeplerden dolayı, farklı tatbik şekilleri kazanmıştır. Bazı Mürşid-i Kamiller, yeni bir usul vaz etmeyip kendilerinden önceki üstadının mesleğini devam ettirmişlerdir.

C- Mürside İntisap Etmenin Gerekliliği

Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tövbe, 119)

Sadıklarla beraber olmak nefsin temizlenmesi ve güzel sıfatlarla bezenmesidir. Bu sayede takvada muvaffak olmak mümkündür. Bunu başarabilmek için de bir Mürşid-i Kâmile intisab etmek ve onların sohbetlerinde bulunmak şarttır. Çünkü sadıklarla beraberlik cismani olarak sohbetle, ruhani (manevi) beraberlik ise rabıta ile olur.

Sadıklarla beraber olmanın ve bir Mürşid-i Kâmile intisab etmenin faydası ve tesiri; hem ameli olarak zahire iktida etmesiyle, hem de ruhi olarak kendisine tesir etmesiyle meydana gelmektedir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Ashab-ı Kiram’ı, Adab-ı Ders ve Adab-ı Nefs olmak üzere iki şekilde terbiye etmişlerdir. Allah-u Zülcelâl Habibini bu iki adab ile adablandırmıştır. 0 da ashabını böylece adablandırmıştır.

Adab-ı Ders; zâhirî olarak yapılan bütün ibadetlerin Allah-u Zülcelâl’in istediği şekilde yapılmasıdır.

Adab-ı Nefs; nefsin ve ruhun kötü sıfatlardan temizlenmesi ve güzel sıfatlarla muttasıf (bezenmiş) olmasıdır.

Allah-u Zülcelâl’in veli kulları da bu iki Adabla Adablanmışlar ve kendilerine tâbi olanları da bu şekilde Adablandırmaktadırlar. Çünkü Mürşid-i Kâmiller, bir silsileye dayalı olarak günümüze kadar gelmişlerdir. İşte bu sebeple, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in gerçek manada varisleri olan Mürşid-i Kâmillere intisab etmek ve onlardan istifade etmeye çalışmak son derece faydalı ve gereklidir.

Şeyh İsmail Bursevî (ks) hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun” âyet-i kerimesinden murad, Mürşid-i Kâmillerdir. Ciddiyetle bir insan onların kapılarında hizmet eder, muhabbetiyle nazarlarında kabul olunursa, onların feyz ve bereketlerinden dolayı mâsivayı (kötülüğü) terk etmeye muvaffak olur. Allah-u Zülcelâl’in yolunda olan, istikamette basarılı olur ve ilahi huzura kavuşur.”

Sadıklarla beraber olmak emrinin hikmeti şudur: İnsan halini, suretini, fiilini başka bir zatın iradesiyle icra etmez ise şüphesiz heva ve hevesinden ayrılamaz, ayrılamadığı için de kısa olan ömrünün hepsini beyhude harcar, gerçek maksadına ulaşamaz. Ancak kendisini başka bir zatın emrine verirse, nefsi ölmüş olur, kalbi var olur. Nasıl ilim tahsil eden bir genç, alim bir kim-senin nezaretinde cehaletten kurtulursa; kişi de kâmil mürşidin emri altında amel ve ihlasta başarılı olabilir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Ashab-ı Kiram’ı sohbetleriyle birlikte feyz vererek yetiştirmiştir. İşte Mürşid-i Kâmillerde hakiki varisler olmalarından dolayı, muridlerini sohbet, teveccüh ve nazarlarıyla yetiştirirler.

Ebu Derda (ra)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v):

“Muhakkak alimler peygamberlerin varisleridir. Onlar dinar ve dirhemlere varis olmamışlardır. Ancak ilme varis olmuşlardır” (Buhari; Müsned) buyurmuştur.

Bu hadis-i şeriften açıkça anlaşılacağı üzere sadece ilmi, zâhirî ilim olarak alıp, manevi ilmi gözardı etmek, ancak büyük bir cehaletin eseridir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Ashab-i Kiram’ı nasıl küfür bataklığından, zulmetten ve cehaletten kurtarmış ise Mürşid-i Kâmiller de kendileriyle beraber olanları, kendi vasıflarıyla donatırlar.

Bazılarının yaptığı gibi zâhirî ilmi kabul edip, manevi ilmi reddetmek suretiyle tasavvuf ehline dil uzatmak, bunlara bir menfaat sağlamadığı gibi o tasavvuf ehline de bir zarar veremez.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Benim ümmetimden hak üzere bir cemaat olacaktır. Bir kimsenin onları Hak yoldan çevirmeye çalışması onlara zarar vermez, ta ki Allah-u Zülcelâl’in emri gelinceye kadar bu böyle devam eder.” (Müslim; Kitab’ul İmare, Buhari, Kitab’ul İ’tisam, İbni Mace; Kitab’us-Sünne, Tirmizi.)

Bu hadis-i şerifin bize çok açık mesajı vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in varisleri, Hak üzere Ümmet-i Muhammed’i kıyamete kadar irşad edeceklerdir. 0 varisler ki hakiki Mürşid-i Kâmillerdir. Çünkü onlar hem zâhirî, hem de manevi irşad yapabilenlerdir.

Bu yüzden onlarla beraber olmak, büyük bir ilaç olduğu gibi onlardan ayrılmak da acı bir zehirdir. Öyle ki Mürşid-i Kamillerle beraber olan kimseler, şaki de olmazlar. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Mu’minin ferasetinden korkun. Çünkü onlar Allah’ın nuruyla bakarlar” ( Tirmizi. Kitabuttefsir)

Mürşid-i Kâmiller avcıya benzerler. Nasıl ki avcılar ince hünerlerle, türlü tuzaklarla vahşi hayvanları avlayarak, onlardaki vahşet sıfatını terbiye ile giderip, hüner ve marifet öğretirlerse; Mürşid-i Kâmiller de sohbet teveccüh, himmet ve nazarlarıyla, azgın nefislerin, tuğyan ve isyanlarını giderip ıslah ederek, itaat sıfatını kazandırırlar. Kulluk edebini öğreterek ilahi sırlara vakıf kılarlar.

Zâhirî ilimle, eğitim ve Kur’an okumakla manevi ilim elde edilmez. Ve de kötü sıfatlarla muttasıf olunduğu için gurur, kibir, riya gibi hastalıklar insanın helakına bile sebep olabilir.

Rivayete göre bir kimse tek başına 60 yıl bir adada Allah-u Zülcelâl’e ibadet etmiş ve birçok ihsanlara sahib olmuştu. Netice olarak Allah-u Zülcelâl ona bir melek gönderip şöyle demiştir:

“Sana ibadetinle mi muamele edeyim, yoksa kendi rahmetimle mi?”

0 adam uzun yıllar ibadet ettiği için kendisinde bir gurur hasıl olduğundan;

“Amelimle muamele et” dedi. Allah-u Zülcelâl de onun hesabını gördü. 0 adamın ameli bir göz nimetinin bile karşılığını veremedi. Ve adamı Cehenneme götürürlerken, adam hatasını anladı ve rabbinden mağfiret diledi. Allah-u Zülcelâl de merhamet ederek ona kendi rahmetiyle maumele etti. Ve cennetine gönderdi.

İşte bu yüzden, insan ne kadar çok ibadet ederse etsin, bir Mürşid-i Kâmile bağlanıp onunla beraber olursa, daima yapmış olduğu ibadetini az görür ve Rabbine daha fazla ibadet etmeye gayret gösterir. Eğer mürşidi olmazsa, nefis ve şeytan insanı çok kolay aldatır. Az olan ibadetini bile çok görür ki Allah muhafaza helak olur.

Her insan manevi olarak mezmum (kötü) olan gurur, kibir, riya, hased, gıybet gibi hastalıklara müpteladır. Bunların temizlenmesi için de bir Mürşid-i Kâmilin manevi terbiyesine girmek şarttır. Bazı insanlar bu türlü hastalıklara müptela odukları halde, kendilerinin hastalıklarını bilmezler ve tedavi etmek için de herhangi bir çaba göstermezler. Bunlar cehl-i mükerrep (kendilerini alim olarak gören cahiller) içindedir. Şeriat zahirdir, ancak bu hastalıklar manevidir.

Allah-u Zülcelâl bu cehl-i mükerrep içinde olanlar hakkında şöyle buyurmuştur:

“De ki: size amelleri en çok hüsrana gidenleri haber vereyim mi? Kendilerinin gerçekten sanat yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa gitmiş olanları. (Kehf 103-104)

İnsanın kendi yüzünü görebilmesi icin güzel bir aynaya bakması lazımdır. Ayna olmadığı zaman nasıl kendini göremezse, hatalarını görebilmesi ve bunları iyileştirmeye çalışması için de bir Mürşid-i Kâmile gitmesi ve hatalarını, sıkıntılarını anlatarak çarelerini bulup bu manevi hastalıklardan kurtulması lazımdır.

Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v):

“Mü’min mü’minin aynasıdır” (Buhari; Kitab’ül Edep) buyurmuştur. Yine bu konuda Allah-u Zülcelâl de şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak size; Allah’a ve son güne ümit besleyip te, Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın Rasulünde pek güzel bir örnek vardır.”(Ahzap;2l )

Bu âyet-i kerimede Allah-u Zülcelâl, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e tabi olmayı ve ona ittiba etmeyi Ashab-ı Kiram’a öğretmektedir. Nasıl Asr-ı Saadet’te Peygamber Efendimize (s.a.v) iktida edip tabi olunmuş ise günümüzde de O’nun varislerinin yanında olup, onlara uymak suretiyle Allah-u Zülcelâl’e yönelmek icab etmektedir. Allah-u Zülcelâl’in işareti ve emri bu yöndedir.

Bundan dolayı hakiki varislerle beraber olmak, sohbetlerine devam etmek ve irşadları altına girmek şarttır. Böylelikle imanımız kuvvetlendiği gibi, emraz-i kalbiye (kalbi hastalıklar) ve nefsimizin kusurları kaybolmaya yüz tutarak güzel sıfatlarla bezenmeye başlarız.

Peygamber efendimiz ise

Muhakkak alimler peygamberlerin varisleridir. Onlar dinar ve dirhemlere varis olmamışlardır. Ancak ilme varis olmuşlardır” (Buhari; Müsned) buyurmuştur

İlgili Yayınlar: