SÜNNETE UYMAK VE

ONUNLA ÇELİŞEN SÖZLERİ TERK ETMEK

HAKKINDA MÜÇTEHİT ÂLİMLERİN GÖ­RÜŞLERİ islami site

 

Müçtehit âlimlerin bu konuyla ilgili görüşlerinden ula­şa­bildiklerimizi veya bir bölümünü aktarmamız faydalı ola­cak­tır. Belki bu görüşler, onları hatta daha alt seviyede o­lan­­ları kö­rükörüne taklit eden[1] ve onların mez­heplerine ve gö­rüş­le­rine gökten inmiş açık hüküm ve delil gibi sarılan in­san­la­ra bir nasihat ve uyarı olur. Allahu Teâlâ şöyle bu­yur­mak­tadır: “Rabbinizden size indirilene uyun. O’nu bı­ra­kıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”[2] islami sohbet

1- Ebû Hanife

Bu müçtehit âlimlerin ilki, Allah rahmet eylesin, İmam Ebû Hanife Numan b. Sabit’tir. Mezhebinden olanlar, on­dan çeşitli söz ve ifadeler nakletmişler­dir. Hepsi de aynı so­nuca götürmektedir ki, o da, “Hadisle amel etmenin ve imamların ona ters olan görüşlerini terk etmenin vacip olmasıdır.”

1- “Hadis sahih olduğunda, o benim mezhebimdir.”[3]

2- “Nereden aldığımızı bilmedikçe hiç kimseye bizim gö­rüşümüzle amel etmesi helâl değildir.”

Bir başka rivayette: “Delilimi bilmeyen kimsenin gö­rüş­lerimle fetva vermesi haramdır.” [4]

Bir başka rivayette: “Çünkü biz insanız. Bugün bir söz söy­ler, yarın ondan vazgeçebiliriz.” şeklinde ziyade vardır.

Bir diğer rivâyette: “Aman ey Yakub (Ebû Yusuf)! Ben­den duyduğun her şeyi yazma. Çünkü ben bu­gün bir görüş di­le getirir, yarın onu terk edebilirim. Yarın bir görüş dile ge­­tirir, öbür gün ise onu terk edebilirim.”[5]

3- “Allah’ın Kitabı’na ve Hz. Peygamber’in hadislerine ters bir görüş bildirirsem, o görüşümü almayın.”[6]

2- Malik b. Enes

İmam Malik şöyle demiştir:

1- “Ben bir insanım; doğruya ulaştığım da olur, yanıldı­ğım da olur. Be­nim görüşlerime bakın; onlardan Kitap ve Sün­­net’e uyanları alın, onlara uymayanları bırakın.”[7]

2- “Allah Rasûlü‎ (s.a.v.)’nden başka herkesin sözü alınır da, terk edilir de. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v.) bunun dışın­dadır.”[8]

3- İbn Vehb şöyle demiştir: İmam Malik’e, abdest alır­ken ayak parmaklarının aralarını yıkama meselesi sorulduğunda şu ce­vabı verdiğini duydum: “Bu, insanlar için, yap­ma­ları zo­runlu olan bir şey değildir.” İnsanlar çevresinden dağılın­ca­ya kadar bekledim. Sonra ona: “Bu konuda biz­de bir sün­net var.” dedim. “Nedir o?” dedi. Dedim ki: “Leys b. Sa’d, İbn Lehia ve Amr b. Haris’in bize haber verdiğine göre; Yezid b. Amr el-Meâfirî, Ebû Abdurrahman el-Hu­bu­lî’­den el-Müstevrid b. Şeddad’ın şu sözünü nakletmiş­tir: “Allah Rasûlü‎’nü (s.a.v.) serçe parma­ğıyla ayak parmak­larının arasını ovalarken gördüm.” İbn Vehb şöyle dedi: [Malik dedi ki:] “Bu hasen bir hadistir, ilk defa şimdi duyuyorum.” Artık kendi­sine bu mesele sorulduğunda, insanlara parmak aralarını ovalamayı emrettiğini duydum.[9]

3- İmam Şafiî

İmam Şafiî’ye gelince; bu konuda ondan gelen nakiller daha fazla ve daha güzeldir.[10] Şafiî mezhebinin müntesip­leri, bu nakillerle en fazla ve en iyi şekilde amel eden in­san­lar olmuşlardır. Bu konudaki sözlerinden bazıları şunlar­dır:

1- “Her insana Allah Rasûlü‎’nün (s.a.v.) istisnasız tüm sünneti ulaşmamıştır. Dile getirdiğim görüşlerde ve belirle­di­ğim prensiplerde, Allah Rasûlü‎’nün sünnetine aykırı bir durum varsa, bu durumda Allah Rasûlü‎’nün hadisi, benim gö­rüşümdür.”[11]

2- “Müslümanlar şu konuda ittifak etmişlerdir: Allah Rasûlü‎’nün (s.a.v.) sünneti açıkça belli olduktan sonra onu baş­ka birinin sözü için terk etmesi helâl değildir.”[12]

3- “Kitabımda Allah Rasûlü‎’nün (s.a.v.) sünnetine ters bir şey bulursanız, Allah Rasûlü‎’nün (s.a.v.) sünnetiyle amel edin; benim görüşümü bırakın.” (Bir başka rivayette: “Ona uyun; başkasının sözüne itibar etmeyin.”)[13]

4- “Hadis sahih olduğunda, o benim mezhebimdir.”[14]

5- “Siz[15] hadisleri ve ricali benden daha iyi bilirsiniz. Sahih hadis olduğunda onu bana bildirin. Kûfeli, Basralı veya Şamlı, hangi diyardan olursa olsun, sahih olduğunda ona gideyim.”

6- “Hadis âlimleri tarafından benim görüşlerime aykırı ola­rak sahih hadis rivayet edilecek olursa, ben hadise mu­halif o görüşlerimden sağlığımda da, öldükten sonra da vaz geçtim.”[16]

7- “Hz. Peygamber’den (s.a.v.) sabit olan sahih bir ha­dise rağmen benim ona ters bir söz söylediğimi görürseniz bilin ki, aklım gitmiştir.”[17]

8- “Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hadisine muhalif olan bütün söz ve görüşlerimde, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hadisi uyulmaya daha layıktır; beni taklit etme­yin.”[18]

9- “Benden duymamış olsanız dahi Hz. Peygamber’den rivayet edilen her hadis benim görüşümdür.”[19]

4- Ahmed b. Hanbel

İmam Ahmed’e gelince; o, müçtehit âlimler arasında en fazla hadis toplayan ve onlara en çok bağlanan kişidir. Hadise bağlılıkta o kadar ileriydi ki, dinin ayrıntı ve reyle ilgili konularında kitap kaleme alınmasını hoş görmezdi.”[20] O, hadise bağlılık hususunda şöyle demiştir:

1- “Beni taklit etme. Malik’i de, Şafiî’yi de, Evzaî’yi ve Sev­rî’yi de taklit etme. Onlar bilgiyi nereden aldılarsa, sen de oradan al.”[21]

Bir başka rivâyette şöyle demiştir: “Dininde bun­­lardan hiç kimseyi taklit etme. Hz. Peygamber’den (s.a.v.) ve asha­bından ne gelmişse, onu al ve onunla a­mel et. Onlardan sonraki nesil olan tâbiûndan gelenlere gelince, kişi onların görüşleriyle amel edip etmemekte ser­besttir.”

Bir keresinde de şöyle demiştir: “İttibâ, kişinin, Hz. Pey­gamber’den (s.a.v.) ve ashabından gelene tâbi olması­dır. Tabiûndan sonra kişi, dilediğine tâbi olmakta serbest­tir.”[22]

2- “Evzaî’nin görüşü, Malik’in görüşü, Ebû Hanife’nin görüşü… Bunların tümü birer görüşten ibarettir ve bana göre hepsi eşittir. Delil sadece eserlerdedir.”[23]

3- “Kim Allah Rasûlü‎’nün (s.a.v.) hadisini kabul et­mez­se, o helâkın eşiğindedir.”[24]

İşte bunlar, müçtehit âlimlerin sünnete sarılmayı emre­den ve kendilerini basiretsiz bir şekilde taklit etmeyi yasak­layan sözleridir. Bunlar yorum ve tartışma kabul etmeyecek derecede gayet açık ve net sözlerdir. Bundan dolayı, sün­netle sabit olan bir şeyi yapan kimse, böyle yapmakla o ko­nuda kendi mezhep imamının bazı görüşlerine aykırı düşse dahi, onun mezhebinden ve yolundan çıkmış olmaz. Tam aksine müçtehit imamların hepsine birden tâbi olmuş ve kop­ması mümkün olmayan sağlam kulpa tutunmuş olur. An­cak müçtehit âlimlerin görüşlerine aykırı olmasından ötürü, sabit sünneti terk eden kimsenin durumu bundan fark­lıdır; o, âlimlere karşı gelmiş ve onların yukarıda geçen sözle­rine aykırı davranmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaş­mazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”[25]

“Bu sebeple, onun emrine aykırı davrananlar, başla­rına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”[26]

Hafız İbn Receb (rah.a.) bu konuda şöyle demiştir:

“Kendisine, Rasûlullah’ın (s.a.v.) emrinin ulaştığı ve onu bilen her insanın yapması gereken ve onun hakkında vacip olan şudur: İleri gelen bir âlimin görüşüne aykırı olsa dahi bu emri halka duyurup açıklamak ve onlara öğüt verip, Hz. Pey­gamber’in emrini yerine getirmelerini emretmek.

Çünkü Allah Rasûlü‎’nün emri, yüceltilmeye ve uyul­ma­ya, bazı konularda yanılarak sünnete aykırı düşebilen herhangi bir büyük âlimin görüşünden daha lâyıktır. Bu se­bep­le sahâbîler ve onlardan sonra gelen nesiller, sahih sünnete aykırı davranan herkesi eleştirmişler ve bazen bu eleştirinin dozunu çok yükseltmişlerdir.[27] Bunu ise, o insan­lara kin ve nefret duydukları için yapmamışlardır. Aksine onlar, sevip, de­ğer verdikleri insanlardır. Ancak gönülle­rinde Hz. Peygam­ber’in sevgisi daha ileri ve onun emri bü­tün yaratıkların emrinin üstündedir. Allah Rasûlü‎’nün (s.a.v.) emri ile başkalarının emri çatışınca, Allah Rasûlü‎’nün (s.a.v.) emri öne alınıp uyulmaya daha lâyıktır. Yanlış içtihadının sorumluluğu bağışlanmış olsa bile, Allah Rasûlü‎’nün emrine muhalif görüş bildiren âlimlere duyu­lan sevgi ve saygı, Hz. Peygamber’in emrine uymaya engel olamaz.[28] Aksine yanlış içtihadının sorumluluğu bağışlanmış olan o âlimler, Allah Ra­sûlü‎’nün (s.a.v.) görüşüyle çeliştiği zaman kendi görüşle­rinin ak­sine hareket edilmesini çirkin görmemişlerdir.[29]

Diyorum ki: Mademki yukarıda geçtiği üzere münte­sip­lerine bunu emretmişler ve kendilerinin sünnete aykırı görüşlerini terk etmeyi gerekli kılmışlarken, kendi görüşleri­nin aksine hareket edilmesini ne diye çirkin görsünler? Hatta İmam Şafiî kendi müntesiplerine, kendisi onu alma­mış veya aksini almış olsa bile sahih sünneti kendisine at­fet­me­le­rini emretmiştir. Araştırmacı büyük âlim İbn Dakik el-İyd, dört imamdan herbirinin sahih hadise teker teker ve topluca muhalif olan görüşlerini çok büyük bir cilt hâlinde bira­ra­ya getirdiği kitabının önsözünde şöyle der:

“Bu meseleleri müçtehit âlimlere atfetmek ha­ramdır. Onları taklit eden fakihlerin, bunları onlara atfederek ken­di­lerine iftirada bulunmamaları için bu meseleleri bilmeleri ge­reklidir.”[30]

 

 

——————————————————————————–

[1] Bu, İmam Tahâvî’nin de kendisinden muztarib olduğu taklittir. O şöy­le demiştir: “Taassup sahibinden veya aptaldan başkası taklit etmez.” İbn Abidin, risalelerinden “Resmü’l-müftî, Mecmûatü’r-resâil” (c.1, s.32) de bu sözü nakleder.

[2] A’raf, 3.

[3] İbn Abidin, “el-Hâşiye” (1/63), “Resmü’l-müftî, Mecmûatü’r-resâil” (c.1, s.4) ve Şeyh Sâlih el-Fullânî, “Îkâz’ul-himem” (s.62) ve başkaları nak­letmişlerdir. Ayrıca İbn Abidin “Şerhu’l-hidaye”de, İbnu’l-Hü­ma­m’ın hocası İbnu’ş-Şahna el-Kebîr’den onun şöyle dediğini nak­le­der:

“H­adis sahih olduğunda, mezhebin görüşüne ters de olsa hadisle a­mel edilir. Bu durumda o kişinin mezhebi, amel ettiği o hadisin hük­mü olur. Hadisle amel etmekle kişi, Hanefî olmaktan çıkmaz. Çünkü Ebû Hanife’nin “Hadis sahih olduğunda, o benim mez­hebim­dir.” sözü sabit olmuştur. İbn Abdülberrr bu sözü, Ebû Hanife’den ve başka âlim­ler­den rivâyet etmiştir.”

Ben diyorum ki: Bu, onların ilim ve takvadaki olgunluklarından ileri gel­mektedir. Çünkü onlar sünnetin tamamını bilmediklerine işaret et­miş­lerdir. İleride geleceği üzere, İmam Şafiî bunu açık bir şekilde dile ge­tir­miştir. Bazen kendilerine ulaşmamış bir sünnete ters görüş beyân et­mişler; fakat bizlere sünnete uymamızı ve o sünneti onların görüşü ve mezhebi olarak kabul etmemizi emretmişlerdir. Allah hepsine rah­met etsin.

[4] İbn Abdülberr, “el-İntikâ fî fedâili’s-selâseti’l-eimmeti’l-fukahâ” (s. 145); İbn Kayyim, “İ’lâmu’l-muvakkiîn” (2/309); İbn Abidin “el-Bah­ru’r-râik”e yaptığı “el-Haşiye” (6/293), “Resmü’l-müftî” (s.29,32); Şa’rânî, “el-Mîzân” (1/55), ikinci rivâyet. Üçüncü rivâyeti ise, Abbas ed-Dûrî, İbn Main’in “et-Târîh”inde (6/77/1), İmam Züfer’den sahih bir senedle rivâyet etmiştir. Benzer bir söz de Ebû Hanife’nin talebeleri Ebû Yusuf, İmam Züfer, Afiye b. Yezid’den rivâyet edilmiştir; bkz. “el-Îkâz”, s. 52. İbn Kayyim, Ebû Yusuf’tan gelen rivâyetin kesinlikle sahih olduğunu söyler (2/344). “el- Îkâz”a yapılan yorumda yer alan fazlalık (s.65), İbn Abdülberr ve İbn Kayyim’den rivâyet edilmiştir.

Ben diyorum ki: Delillerini bilmeyenler hakkında müçtehid âlimlerin sözleri böyle ise, görüşlerinin delile muhalif olduğunu bile bile onların sözlerini esas alarak, delile aykırı fetva verenlerin durumu nedir acaba! Bunun üzerinde düşün. Çünkü bu söz bile tek başına, kör taklidi yıkmaya yeterli belgedir. Bundan dolayı bir taklitçi hoca, delilini bil­meden Ebû Hanife’nin görüşüyle fetva verip de ben onun bu fet­vasını Ebû Hanife’nin yukarıdaki sözüyle reddettiğimde bu sözün ona ait ol­du­ğunu kabul etmemiştir.

[5] Ben diyorum ki: Bunun sebebi şudur: Ebû Hanife, çoğu zaman gö­rüş­lerini kıyasa dayandırıyordu. Sonra daha güçlü bir kıyası görünce veya o konu hakkında kendisine Hz. Peygamber’in bir hadisi ulaşınca, hadisi esas alıyor ve önceki görüşünü terk ediyordu.

Şa’rânî “el-Mîzân” (1/62)’da özetle şöyle demektedir: “İmam Ebû Ha­nife hakkında bizim ve her insaf sahibi insanın kanaati şudur: Şayet o, şer’î deliller derlenip düzenlendikten, bu amaçla hadis hafız­larının çe­şitli bölgelere yaptıkları seyahatler bittikten sonra yaşamış ve bu ha­dislere ulaşmış olsaydı, kesinlikle hadisleri esas alır, hadise ters kıyas­ları terk ederek, hadisle amel ederdi. Bu takdirde diğer mez­heplerde az olduğu gibi onun mezhebinde de kıyas az bulunurdu. An­cak şer’î de­liller, onun döneminde ve tabiûn ve tebeu’t-tabiîn dö­nem­lerinde çeşitli şehir ve bölgelerde dağınık bir hâlde bulunuyordu. Böyle olun­ca, zorunlu olarak, onun mezhebinde kıyas sayısı diğer mezheplere oran­la daha fazla olmuştur. Çünkü kıyas yaptığı meselelerde, diğer müçtehit âlimlerin aksine o delile sahip değildi. Diğer müçtehit âlim­lerin dönemlerinde hadis hafızları çeşitli şehir ve bölgelere yap­tıkları yolculuklar sonunda hadislerin toplama işini bitirmişler ve onları ilmî bir disiplin altında biraraya getirmişlerdi. Böylece toplanan ha­dis­ler, sorunların da çözümünü ge­tirmişti. Kıyasın sayısının onun mez­he­bin­de çok, diğer müçtehit­lerin mezheplerinde ise az olmasının nedeni bu­dur.”

Bu bilgilerin büyük bir bölümünü Ebü’l-Hasenât, “en-Nâfiu’l-kebîr” ad­­lı kitabında nakletmiş (s.135) ve bunu açıklayıcı ve destekleyici bil­gi­lerle zenginleştirmiştir. Dileyen oraya baksın.

Ben diyorum ki: Eğer Ebû Hanife’nin bazı sahih hadislere muhalif fet­va vermesinin ardındaki özrü bu olunca -kaldı ki bu kesinlikle geçerli bir özürdür; çünkü Allah hiç kimseyi gücünün üstünde bir şeyle so­rumlu tutmaz- bazı cahillerin yaptığı gibi bu konuda onu eleştirip, kö­tü­­lemek doğru olmaz. Aksine ona karşı daha terbiyeli olmak gerekir. Çünkü o, bu dinin korunmasına ve bize kadar ulaşmasına sebep olan büyük âlimlerden biridir. Ayrıca hata da etmiş, doğruya da ulaşmış ol­sa her halükarda sevap kazanmıştır. Ona saygı duyanların, onun, sa­hih hadislere ters olan görüşlerine bağlı kalmaya devam etmeleri de doğ­ru değildir. Çünkü belirlediği genel prensibe göre, sünnete ters bu görüşler onun mezhebi değildir. Onlar bir tarafta, bunlar bir tarafta; hak ise onlarla bunların arasındadır. “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” (Haşr, 10)

[6] el-Fullânî, “el-Îkâz” s.50. Bu görüşü İmam Muhammed’e nisbet etmiş ve şöyle demiştir:

“Elbetteki bu ve benzeri sözler müçtehit âlimler için söylenmemiştir. Çün­kü müçtehit âlimin bu konuda onların görüşlerine ihtiyacı yoktur. Bilakis bu görüş, mukallitler hakkında geçerlidir.”

Ben diyorum ki: Şa’rânî “el-Mîzân”da bu söze istinaden şöyle demiştir (1/26): “Şayet müçtehit âlim vefat ettikten sonra, sahih olduğu ve onun bunlarla amel etmediği belli olan hadisleri ne yapayım? dersen, bu­na şöyle cevap verilebilir: Senin hadislerle amel etmen gerekir. Çün­kü mezhep imamın, bu hadislere ulaşsa ve bunlar onun kriter­le­ri­ne göre sahih olsaydı, kesinlikle sana bunlarla amel etmeni emre­der­di. Çünkü imamların hepsi dine ileri derecede bağlıdırlar. Bu şekilde ya­pan hayrı iki eliyle avuçlamış olur. “Mezhep İmamımın amel etme­diği bir hadisle ben amel etmem.” diyen kimse, pek çok hayrı elinden kaçırmış olur. Nitekim mezhep mukallitlerinin çoğununun durumu böyledir. Halbuki onlara düşen, mezhep imamlarının vasiyetlerini yeri­ne getirerek onlardan sonra, sahih olduğu belli olan her hadisle amel etmektir. Biz şuna inanıyoruz ki, onlar yaşasalar ve kendi­lerin­den sonra sahih olduğu anlaşılan ha­disleri elde etselerdi, kesinlikle hadis­leri esas alarak, gereğiyle amel eder­ler ve yapmış oldukları bütün kı­yas­ları ve ileri sürmüş oldukları tüm görüşleri bırakırlardı.

[7] İbn Abdülberr, “el-Câmi” (2/32). Ondan naklen İbn Hazm, “Usûlü’l-ahkâm” (6/149). Ayrıca bkz. el-Fullânî (s. 72).

[8] Bu sözün İmam Malik’e ait olduğu, sonradan gelen âlimler arasında meş­­hurdur. İbn Abdülhâdî, “İrşâdü’s-sâlik” (1/227) adlı kitabında bu sö­zün ona ait olduğunu doğrulamıştır. İbn Abdülberr “el-Câmi” (2/ 91)’de, İbn Hazm “Usûlü’l-ahkâm” (6/145,179)’da bunu Hakem b. Uteybe ile Mücahid’in sözü olarak nakletmişlerdir. Takıyuddin es-Sub­kî de “el-Fetâvâ” (1/148)’da bunu İbn Abbas’ın sözü olarak nakletmiş ve çok güzel bir söz olduğunu dile getirerek, şöyle demiştir:

“Bu sözü İbn Abbas’tan Mücahid, o ikisinden de İmam Malik almıştır. Daha sonra onun sözü olarak meşhur olmuştur.”

Diyorum ki: Sonra da onlardan İmam Ahmed almıştır. Ebû Davud “Me­sâilu’l-İmam Ahmed” (s. 276) adlı kitabında şöyle der: “Ahmed’in şöy­le dediğini işittim: Hz. Peygamber (s.a.v.) dışında her insanın bazı gö­rüşleri alınıp, bazı görüşleri terk edilebilir.”

[9] İbn Ebû Hatim, “el-Cerh ve’t-ta’dil” isimli kitabının önsözü (s. 31, 32). Bey­hakî “Sünen”de (1/81)’de bunu tam olarak rivâyet etmiştir.

[10] İbn Hazm şöyle demiştir (6/118): “Taklit edilen fakihlerin bizzat ken­di­leri taklidi kabul etmemişlerdir. Onlar, öğrencilerini taklitten sa­kın­dır­mışlardır. Bu hususta en fazla titizlik gösteren de İmam Şafiî’dir. Çün­kü o, sahih hadislere uyma ve hadislerin gereğince amel etme ko­nu­sun­da kimsenin ulaşamadığı seviyeye ulaşmış ve tümüyle taklit edil­mekten de uzak olduğunu açıkça ilan etmiştir. Allah bu davranışından dolayı onu mükâfatlandırsın ve sevabını ona bol bol versin. O birçok hay­rın sebebiydi.”

[11] Hâkim bunu İmam Şafiî’ye ulaşan bir rivâyet zinciri ile rivâyet etmiştir. Bkz. İbn Asâkir, “Târîhu Dımaşk” (15/1/3); “İ’lâmu’l-muvakkiîn” (2/ 363-364) ve “el-Îkâz” (s.100).

[12] İbn Kayyim (2/361); el-Fullânî (s.68).

[13] el-Herevî, “Zemmü’l-kelâm” (3/47/1); Hatîb, “el-İhticâc bi’ş-Şâfiî” (8/ 2); İbn Asâkir (15/9/1); Nevevî “el-Mecmû” (1/63); İbn Kayyim (2/ 361); el-Fullânî (s.100). Diğer rivâyet için bkz. Ebû Nuaym “el-Hilye” (9/107); İbn Hibbân “es-Sahîh” (3/284 – el-İhsân) sahih bir senedle.

[14] Nevevî, a.y.; Şa’rânî (1/57) (Bu sözü, Hâkim ve Beyhakî’ye dayan­dır­mış­tır); Fullânî (s.107). Şa’rânî şöyle demiştir: “İbn Hazm şöyle dedi: “Yani hadis, ona veya başka âlimlere göre sahih olduğunda.”

Diyorum ki: Onun bu açıklamasının hemen ardından gelen sözü, bu an­lamı açıkça dile getirmektedir. Nevevî özetle şöyle der: “Mezhep kitaplarından bilindiği üzere mezhebimizin âlimleri, tesvib meselesinde ve hastalık özürüyle ihramdan çıkmanın şart koşulması hususunda bununla amel etmişlerdir. Mezhep âlimlerimizden hadisle fetva verdiği bildirilenlerden ikisi şunlardır: Ebû Yakub el-Buveytî, Ebü’l-Kasım ed-Dârekî. Bu sözle amel eden muhaddis âlimlerimizden biri de İmam Ebû Bekr el-Beyhakî’dir. Bu sözü kullanan daha başka muhaddis âlimlerimiz de vardır. Mezhebimizin ilk âlimlerinden bir grup, bir me­selede Şafiî’nin mezhebi hadisle çeliştiğinde hadisi esas alır ve onunla amel eder ve “Şafiî’nin mezhebi, hadise uygun olandır.” diyerek hadi­sin gereğince fetva verirlerdi.

Şeyh Ebû Amr şöyle demiştir: “Şafiîlerden biri kendi mezhebine ters düşen bir hadisle karşılaştığında bakar: Şayet mutlak olarak veya sadece o konuda yahut meselede içtihat etme şartları onda tam ola­rak mevcutsa, bağımsız olarak o hadisle amel eder. Fakat bu şartlar onda tam olarak bulunmuyorsa ve hadise muhalefet için kalbi tatmin edecek bir cevabı bulunmayıp, bu yüzden hadise muhalefet etmek ona ağır geliyorsa, İmam Şafiî’den başka bir âlim de o hadisle amel et­miş­se, o da onunla amel eder. Bu durum, kendi imamının mezhe­bini bırakma hususunda onun için mazeret kabul edilir. Bu söylediği, bilinen güzel bir şeydir. Allah daha iyi bilir.”

Diyorum ki: Burada İbn Salâh’ın değinmediği başka bir mesele var.

O da şudur: Bu kimse, hadisle amel eden birini bulamazsa, bu du­rum­da ne yapacaktır? Takiyyüddin es-Subkî: “Ma’nâ kavli’ş-Şafiî izâ sahha’l- hadîs” (c.3, s.102) isimli kitabında bu soruya şu cevabı ve­ri­yor:

“Bana göre; bu durumda en doğru olan, hadisle amel etmektir. İnsan kendini Hz. Peygamber’in huzurunda ve hadisi ondan işittiğini kabul etmelidir. Böyle olunca, hadisle amel etmekten geri kalabilir mi? Allah’a yemin olsun ki, hayır… Herkes anladığı kadarıyla amel et­mek­le mükelleftir.”

Bu konuda geniş bilgi ve araştırmayı, “İ’lâmu’l-muvakkiîn” (2/ 302, 370) ve el-Fullânî’nin “Îkâzü himemi uli’l-ebsâr li’l-iktidâi bi-seyyidil-muhâcirîn ve’l-ensâr ve tahzirihim ani’l-ibtidâi’ş-şâi fi’l-kurâ ve’l-emsâr min taklîdi’l-mezâhib maa’l-hamiyyeti ve’l-asabiyyeti beyne fukahâi’l-a’sâr” adlı kitabında bulabilirsin. Bu, alanında eşsiz bir kitaptır. Hakkı seven her kişinin anlayarak ve üzerinde titizlikle düşünerek bu kitabı oku­ması gerekir.

[15] Burada hitap İmam Ahmed b. Hanbel’edir. Bkz. İbn Ebû Hâtim “Âdâ­bü’ş-Şâfiî” (s.94-95); Ebû Nuaym “el-Hilye” (9/106); Hatîb “el-İhticâc biş-Şâfiî” (8/1); ondan naklen İbn Asâkir (15/9/1), İbn Abdülberr “el-İntikâ” (s.75); İbnü’l-Cevzî “Menâkibü’l-İmâm Ahmed” (s.499); Herevî (2/47/2). Bunlar, üç ayrı senedle Abdullah b. Ahmed b. Hanbel’in, ba­ba­sından, İmam Şâfiî’nin böyle dediğini naklettiğini rivâyet etmiş­lerdir. Bu sözün İmam Şâfiî’ye ait olduğu doğrudur. Bu yüzden İbn Kayyim “İ’lâm” (2/325) ve el-Fullânî “el-Îkâz” (s.152)’de bu sözün İmam Şâfiî’ye ait olduğunu kesin bir şekilde dile getirmişler ve şöyle demişlerdir:

“Beyhakî şöyle demiştir: Bu yüzden İmam Şafiî çoğunlukla hadisi esas almıştır. O, Hicazlıların, Şamlıların, Yemenlilerin ve Iraklıların il­mini kendisinde toplamıştır. Birini diğerine kayırmaksızın ve kendi bel­desindeki halkın mezhebine meyletmeksizin, kendine göre sahih olan hadisleri almış ve onlarla amel etmiştir. Hakikat, başkasının veya ken­disinden önce yaşamış olup da sadece belde halkının mezhebiyle ye­tinip, muhalif olduğu hadislerin sağlamlık derecesini öğrenmek için gayret göstermemiş olan âlimlerin görüşlerinde ortaya çıkmış olsa da durum aynıdır. Allah bizi de, onu da bağışlasın.”

[16] Ebû Nuaym, “el-Hilye” (9/107), el-Herevî (47/1), İbn Kayyim, “İ’lâ­mü’l-muvakkiîn” (2/363), el-Fullânî (s.104).

[17] İbn Ebû Hâtim, “Âdâbü’ş-Şâfiî” (s. 93); Ebû’l-Kâsım es-Semerkandî, “el-Emâlî”; ondan nakille Ebû Hafs el-Müeddib, “el-Müntekâ” (1/234); Ebû Nuaym “el-Hilye” (9/106) ve İbn Asâkir (15/10/1) sahih senedle rivâyet etmiştir.

[18] İbn Ebû Hâtim (s.93); Ebû Nuaym ve İbn Asâkir (15/9/2) sahih bir se­nedle rivâyet etmiştir.

[19] İbn Ebû Hâtim (s.93-94).

[20] İbnü’l-Cevzî, “el-Menâkıb” (s.192).

[21] el-Fullânî (s.113), İbn Kayyim, “İ’lâm” (2/302).

[22] Ebû Davud, “Mesâilü’l-İmâm Ahmed” (s.276-277).

[23] İbn Abdülberr, “el-Câmi” (2/149).

[24] İbnü’l-Cevzî (s.182).

[25] Nisa, 65.

[26] Nur, 63.

[27] Ben diyorum ki: Bu tutumu babalarına ve âlimlerine karşı da gös­termişlerdir. Nitekim Tahâvî “Şerhu Meâni’l-âsâr”da (1/372) ve Ebû Ya’lâ da “Müsned”inde (3/1317) ravileri güvenilir olan sahih bir se­nedle Sâlim b. Abdullah b. Ömer’in şöyle dediğini rivâyet etmiştir:

“Mes­cidde İbn Ömer’le oturuyorduk. Derken Şamlılardan bir adam geldi ve ona temettü haccını sordu. İbn Ömer: “Bu, güzel bir şeydir.” dedi. Adam: “Fakat baban bunu yasaklıyordu.” dedi. İbn Ömer ada­ma: “Yazıklar olsun sana! Babam bunu yasaklamış olabilir; ama Re­sû­lullah (s.a.v.) bunu yapmış ve yapılmasını emretmiştir. Şimdi sen Re­sû­lullah’ın emrine mi yoksa babamın yasağına mı uyarsın?” karşı­lığı verdi. Adam: “Resûlullah’ın emrine uyarım.” dedi. İbn Ömer: “Ar­tık git.” dedi. Bu rivâyetin bir benzerini de İmam Ahmed (Hadis no: 5700) rivâyet etmiştir. Tirmizî de “Şerhü’t-Tuhfeti” (2/82) bunu rivâyet etmiş ve sahih olduğunu söylemiştir. İbn Asâkir (1/51/7) de İbn Ebû Zi’b’in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Sa’d b. İbrahim (yani Abdur­rah­man b. Avf’ın oğlu), bir adam hakkında Rebia b. Ebû Abdur­rah­man’ın görüşüyle hüküm verdi. Bu hüküm adamın aleyhine idi. Ben ona, Resûlullah’tan, bu hükümle çelişen bir hadis aktardım. Bunun üzerine Sa’d, Rebia’ya: “Bu İbn Ebû Zi’b’tir. Bana göre güvenilir bir ravidir. Ba­na, Resûlullah’tan, verdiğim hükmün aksine bir hadis nakletti.” De­di. Rebia ona: “Sen içtihat ettin ve hükmün geçerli oldu.” dedi. Sa’d ise: “Ne acayip durum! Ben Resûlullah (s.a.v.)’ın hükmününü bı­ra­ka­ca­­ğım, Sa’d’ın hükmüyle hükmedeceğim, öyle mi?! Bilakis Sa’d’ın hük­­münü bırakıyor ve Resûlullah (s.a.v.)’ın hükmüyle hükme­diyo­rum.” dedi. Ardından davayı yazdığı kağıdı getirterek, onu yırttı ve a­da­­mın lehine hüküm verdi.”

[28] Ben diyorum ki: Bilakis o bu içtihadından dolayı ecir alacaktır. Çünkü Resûlullah (s.a.v.): “Hakim için, içtihat ederek (meseleyi veya davayı inceleyerek) hüküm verip isabet ettiği zaman iki ecir, yanıldığı zaman bir ecir vardır.” buyurmuştur. Bu hadisi Buhârî, Müslim ve başkaları ri­vâyet etmiştir.

[Buhârî, İ’tisâm 21; Müslim, Akdiye 15, (1716); Ebu Dâvud, Akdiye 2, (3574); Tirmizî, Ahkâm 2 (1342), c.2, s.439-440; Nesâî, Kazâ 3, (5346), c.7-8,s.703. Mütercim]

[29] Bunu, “Îkâzü’l-himem”e yaptığı dipnotta nakletmiştir (s.93).

[30] el-Fullânî (s.99).