besmele

tevhidddddd

MÜCTEHIT ALIMLERIN NAZARINDA TASAVVUF
Su soru hep sorulur: Ashab-i Kiram ve mezhep imamlari zamaninda tasavvuf, mürsid, mürid var miydi?
Mezhep imamlari hangi tasavvuf koluna mensup idiler?
Alimin mürside ne ihtiyaci olur? Herkese Kur’an ve Sünnet yetmez mi?
Mürsid, mürid tasavvuf gibi
O devirde iman, ilim, ihlâs, ibadet, amel, takva, edep, hizmet, mücahede gibi dinin bütün emirlerinin üzerinde ayni derecede duruluyor ve geregi yapiliyordu.
Her seyden önce kalbe önem veriliyordu. Kalp, bütün ibadetlerin ve güzel ahlâkin temeli görülüyordu. Çünkü din bunun için gelmisti.
ZAMANLA AZALAN HASSASIYETLER
Ancak, Saadet Asri’ndan sonra ayni hassasiyet gösterilemedi. Belirli vazifeler yerine getirildi, fakat birçok ilâhî emir ya ihmal ya da terk edildi.
Iste ihmal edilen bu vazifelerin basinda kalbe ait ilimler, edepler, hal ve ahlâklar geliyordu.
Namaz, oruç, zekât, hac ve kurban gibi zahirdeki ibadetlere sahip çikiliyor, fakat yakîn, ihlâs, husu, huzur, zikir, fikir, sabir, sükür, ilâhî takdire riza,
tevekkül, tefekkür, murakabe gibi kalbe ait ibadet ve ahlâklarin üzerinde ayni derecede durulmuyordu. Öyle ki, çoklari bunlarin tarifini ve geregini dahi bilmiyordu.
Yine müslümanlar umumiyetle içki, kumar, hirsizlik, faiz, rüsvet, yalan gibi bedenle yapilan günahlardan uzak durmaya çalisiyordu. Fakat çogunluk, kibir, haset,
benlik, gösteris, gaflet, ölümü unutma, Yüce Allah’tan çok mala ve halka güvenme, dünyayi asiri sevme, tevbeyi terk,
kader ve kazaya itiraz gibi kalple islenen ve görülmeyen büyük günahlara hiç aldiris etmiyordu.
Iste gerçek sufiler, kâmil mürsidler, ümmetin içine düstügü bu boslugu doldurmaya çalistilar.
Müslümanlarin zahiri gibi batini da güzellestirmek ve Islâm’i ihlâsla, bütünüyle yasatmak için gayret ettiler.
Öncelikle kalbe yöneldiler, nefsin terbiyesi ile mesgul oldular, ilâhî sevgiye ulasmanin yollarini aradilar.
Buna mani olan seyleri tespit ettiler. Kalple Allah arasina giren engelleri temizlediler.
Böylece güzel kullugun yolunu açtilar.
MÜMININ IÇ ALEMININ ILMI
Yani tasavvuf, Islâm dininin ihsan kismiyla ilgili ilimleri ve halleri hedefe aldi.
Ihsani bizzat Hz. Rasulullah A.S. Efendimiz tarif buyurmuslar ve dinin vazgeçilmez bir parçasi oldugunu belirtmislerdir (Sahih-i Buharî, Iman).
Hadis-i serifin tarif buyurdugu ihsan hali, kalbin ihya edilmesi, gafletten uyanmasi ve manevi kirlerden arinip Yüce Allah’i müsahede edecek bir temizlige ulasmasidir.
Güzel kullugun ve kurtulusun temeli budur. Bunun yolu da manevi terbiyedir.
Ihsan ilmi ve edebi, Islâm tarihinde bir disiplin içinde daha çok tasavvuf mekteplerinde okutuldu.
Büyük veliler bu ilimde mütahassis oldular, zirveye çiktilar. Onu isteyenlere ögrettiler.
Herkes nasibi kadar bu ilimden ve ilâhî sevgiden istifade etti. Bu hizmet tarih boyunca böyle yapildi.
Allah dostlarinin isleri ortada, hizmetleri meydandadir. Veli de, fakih de dinin emrettigi ilimleri ihya için ugrasiyor. Bütün Islâm alimleri bir bütünün parçalaridir.
Islâm aleminde fakihler fikih alaninda, müfessirler tefsir sahasinda, muhaddisler hadis ilimlerinde ve diger alimler kendi dallarinda nasil büyük hizmetler gördü iseler,
sufiler de dinin en önemli ilmi olan ihsan ilmi ve manevi terbiye alaninda büyük hizmetler görmüslerdir. Halen de görüyorlar.
MEZHEP IMAMLARI VE TASAVVUF
Gerçek sufilerin yöneldigi kalp ve maneviyat ilminin ne kadar önemli oldugunu bilen alimler, onlardan övgü ile bahsetmislerdir.
Bununla da yetinmeyip, onlardaki ilme ve edebe talip olmuslardir.
Öyle ki, tevazu gösterip halkalarina girmislerdir. Iste mezhep imamlarimizin bu ilme bakisi:Imam Malik Rh.A.:
“Kim tasavvufun ögrettigi ahlâk ve manevi hal ilmiyle yetinip fikih ögrenmezse, dinden çikacak isler yapar, zindik olur.
Kim de fikihla yetinir, ahlâk ve manevi halleri ögreten tasavvuf ilmini ögrenmezse büyük günahlari isler, fasik olur.
Her iki ilmi ögrenen kimse gerçek bir müslüman olur.
” (Aliyyu’l-Kâri, Serhu Ayni’l-Ilim)Bu manada Imam Safii Rh.A. bir hikmet pinari olan siirinde söyle der:
“Hem fakih, hem sufi ol, sakin birisiyle yetinme.
Bu sana hak için bir nasihattir dostum, incinme.
Sade fakihin kalbi kati olur, tadamaz takvayi,
Öbürü de cahil kalir, nasil yapar islahi.” (Muhammed Afif, Divan-i Safii)
Imam Malik Rh.A. der ki: “Insan kendi nefsine hayir veremezse, insanlara da hayir veremez.” (Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliya)
Hanefi mezhebinin imami Imam-i Azam Rh.A., her iki ilmi bünyesinde toplamis kâmil bir insandi. Ilim ve takvasiyla herkese örnek olmustu.
Devrindeki tasavvuf büyükleri ondan ilim ve feyz almislardi.
Meshur velilerden Davud et-Taî K.S., ilim ve tasavvuf terbiyesi aldigi hocalarini sayarken Imam-i Azam’i zikreder.
Hanefi fakihlerinden Ibnu Abidin Rh.A., Imam-i Azam için su degerlendirmeleri kaydeder;
“O, bu meydanin yigitlerindendi. Vera, takva, edep, zikir ve fikirde zirvedeydi. Kendi zamandaki herkes onu ilim gibi takvada da imam görüyorlardi.
” (Reddu’l-Muhtar)
SUFILERIN YANINDA SAGLANAN FAYDA
Velilerden Davud et-Taî K.S.’yi zühd ve tasavvuf yoluna sevk eden Imam-i Azam’dir. Davud et-Taî, Imam-i Azam’in ilim meclisine devam ederdi.
Bir gün Imam Azam Rh.A. kendisine künyesi ile hitap ederek:Ebu Süleyman! Sana yeterince ilim ögrettik, dedi. Davud et-Taî:
Bundan sonra ne yapayim? Diye sordu. Imam:Ögrendigin ilimle amel et, cevabini verdi. (Kuseyrî, Risale)
Imam Safii Rh.A., ilminin ve halinin yüceligine ragmen sufilerle otururdu. Kendisine:
Sunlarin meclis ve sohbetinden ne fayda gördün? diye sorulunca, Imam su cevabi verdi:
Onlarin en fazla su sözlerinden istifade ettim: “Vakit bir kiliçtir. Sen onu kesmezsen, o seni keser.
Yani sen vakitten istifade etmezsen, o senin ömründen bir parça kesip atar. Sen nefsini hayirlarla mesgul etmezsen, o seni kötülüklerle mesgul eder.
” (Sülemî, Tabakatu’s-Sufiyye) Ayni sekilde, Imam Ahmed b. Hanbel Rh.A. de sufî Ebu Hamza el-Bagdadî K.S. ile oturup kalkar,
marifet meselelerinde bir zorlukla karsilastiginda,
“ya sufi, bu konuda ne diyorsunuz?” diye ona sorardi.Imam Ahmed b. Hanbel, önceleri pek tanimadigi için ilgilenmedigi hatta bazen tenkit ettigi sufileri yakindan taniyinca,
etrafindakileri sufilerle oturmaya tesvik etmeye bagladi. Söyle derdi: “Onlar bildikleriyle amel ederek bize üstünlük sagladilar.” (Saranî, Envaru’l-Kudsiyye)
Yine Imam Ahmed b. Hanbel Rh.A. sik sik Bisr-i Hafi K.S.’nin meclisinde bulunurdu. Tam manasi ile ona baglanmisti. Bir defasinda talebeleri kendisine:
Sen hadis ve fikih alimi bir müctehitsin, birçok ilimde bir benzerin daha yok. Buna ragmen,
niçin böyle hali-ahvali basit bir insanin yanina gidip geliyorsun, bu sana yakisir mi? dediklerinde, Imam:
Evet, su saymis oldugunuz ilimlerin hepsini ben ondan daha iyi bilirim, ama o da yücelerden yüce Allah’i benden daha iyi taniyor, diye cevap verdi.
(Feridüddin-i Attar, Tezkiratu’l-Evliya)
Imam Ahmed’in oglu Abdullah, babasina: “Maruf el-Kerhi’nin yanina hadis almak için mi gidiyorsun?” Diye sorunca, Imam Ahmed b. Hanbel:
Hayir, hadis almak için gitmiyorum. Fakat isin basi olan Allah korkusu ve marifetullah ondadir. Istifade etmek için gidiyorum, cevabini verdi. (Ebu talib El-Mekkî, Kûtu’l-Kulub)
Tabiun’un büyük müctehitlerinden Süfyan es-Sevrî K.S.: “Eger sufi Ebu Hasim’i tanimasaydim, kalple ilgili halleri ve riyanin inceliklerini bilemezdim.” der. (Sühreverdî, Avarif)
‘ONLARIN YOLU EN DOGRUSU’
Hüccetü’l-Islâm Imam Gazali Rh.A. de söyle der:
“Kesinlikle anladim ki, bütün halleriyle Allah yolunu tutmus kimseler ancak sufilerdir. Onlarin tutumlari en güzel tutum, yollari en dogru yol ve ahlâklari en temiz ahlâktir.
Daha dorusu, bütün akillilarin akli, tüm hakimlerin hikmeti ve dinin inceligini kavramis alimlerin bilgisi bir araya gelse
ve onlarin hal ve ahlâklarini daha iyisi ile degistirmek isteseler, buna güçleri yetmez.
Çünkü, gerçek sufiler dini en mükemmel sekliyle yasamaktadir. Onlarin zahirî ve batinî bütün hal ve hareketleri peygamberlik nurundan alinmadir.
Bilindigi gibi yeryüzünde nübüvvet nurundan baska aydinlanacak baska bir nur da yoktur.”
“Tasavvuf yolu hakkinda ne denebilir ki? Bu yolun ilk sarti manevi temizlik ve kalbi Allah’tan baska bütün seylerden arindirmaktir.
Bu yolun esasi, kalbi tamamen Allah’i zikretmeye adamaktir.
Sonu ise O’nun irade ve rizasinda fani olmaktir.”
“Bu öyle bir haldir ki, usulünce yoluna girenler bizzat tadarak ögrenirler. Onu bizzat tadarak, yasayarak ögrenemeyenler,
bu yolu kat etmis sufilerle sik sik beraber olduklari takdirde,
tecrübeyle ve isiterek bu halin varligina kesin olarak inanir, yasanan manevi haller sayesinde onu iyice anlarlar,
Sufilerle düsüp kalkanlar, onlarin sohbetlerine katilanlar,
onlardan bu imani ve irfani elde edebilirler. Çünkü sufiler öyle kimselerdir ki, onlarla oturan saki (rahmetten mahrum) olmaz.” (el-Munkiz mine’d-Dalâl)
Sultanu’l-ulema Seyh Izzuddin b. Abdüsselam Rh.A. de söyle der: “Ben gerçek Islâm’i ancak Seyh Ebu’l-Hasen es-Sazelî’ye intisaptan sonra anladim.” (Saranî, Letaifu’l-Minen)
Son olarak büyük fakih ve arif Imam Saranî Rh.A.’i dinleyelim:
“Islâm’in ilk asirlarinda manevi ve kalbî hastaliklar çok az oldugu için, insanlar bir kâmil mürside ihtiyaç duymuyorlardi.
Onlar bildikleri ile amel ediyor, bir bütün olarak takva ve edebi koruyorlardi.
O nesil gidip de ortaligi manevi hastaliklar kaplayinca, cahiller bir tarafa, alimler bile amelden geri kaldilar. Bu nedenle bildigi ile amel edebilmesi için,
alimlerin bir kâmil mürside intisaplari zaruri oldu.” (Envaru’l-Kudsiyye)
Bu büyüklerin mezhebine bagli olan herkesin, onlardaki ilâhî ask, edep ve tevazuyu örnek almasi gerekir.
Hak adami nefsinin degil, hakkin tarafindadir.
ALLAH RAZI OLSUN.


İlgili Yayınlar: