islami siteMİSYONERLİK FAALİYETLERİ
Evrensel mesajlar içeren her inanç sistemi, öğretileri arasında, temsil ettiği mesajın diğer insanlara -ya da ötekilere- iletilmesine yer verir ve çoğunlukla bunu din bağlılarının yapmaları gereken bir görev olarak kabul eder. Örneğin Kur’an’da, bu çerçevede, insanlara iyiliği emredecek/öğretecek, hayra çağıracak ve onları kötülükten sakındıracak bir grubun her zaman bulunmasının önemi vurgulanır; ‘’Sizden, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan men eden bir cemaat olsun…’’(1); ayrıca dinin insanlara tebliğ edilmesinin gerekliliği üzerinde durulur; ‘’İnananlar toptan savaşa çıkmamalıdır.
Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları gerekli olmaz mı? Böylece belki yanlış hareketlerden çekinirler.’’ (2) ve peygambere hitaben “Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur…” (3) denilir. Bu bağlamda zaman zaman “ey insanlar” diye başlayan ifadelerle, Kur’an mesajının bütün insanlığa yönelik olduğuna işaret edilir (örneğin bk. Nisa 170, 174; Hac 49; Bakara 21, 168) (4)
Tarihin her döneminde inançlar, düşünceler ve ideolojiler arasında teşvik, yarış ve öne çıkma arzusu olmuştur. Özellikle 16. asırdan itibaren Batı Avrupa, “Tanrının vadettiği topraklara” sahip olmak ve Hristiyanlık değerlerini yaymak amacıyla sistemli merkezler ve çalışma grupları oluşturmuş. ABD de bağımsızlığını pekiştirip, istikrara kavuştuktan sonra 18. asrın sonlarından itibaren aynı çalışmalara destek vermiştir. Gerek Batı Avrupa gerekse ABD bu değerleri öncelikle jeopolitik konumu hassas olan bölgelere yaymayı planlamışlardır. Anadolu bu tür çalışmalar için önemli bir hedef olarak seçilmiştir. Osmanlı Devleti’nin kendi içinden zayıflamaya başlamasıyla sözü edilen ülkelerin iştahlarını daha da kabartmıştır. Böylece 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk çeyreği “misyonerlik hareketi” için bir altın çağ olmuştur. İşte o yıllardan itibaren başlayan misyoner faaliyetleri, şekil ve metot değişmiş olsa bile günümüzde de devam etmektedir. (5)
Misyon ve Misyonerlik Kavramları
Misyon ve misyoner kelimeleri Latince “göndermek” anlamındaki “mittere” kökünden gelen “missio” kelimesinden türetilmişlerdir. Sözlükte misyon; görev, yetki, vekalet, bir kimseye bir işi yapması için verilen özel vazife; dînî anlamda ise; inanan bir kimseye, bir işi tamamlaması için verilen ilahi emir anlamını ifade etmektedir. Bu da, misyonun, bir dini yayma görevi ve bu maksatla söylenen sözler ve yapılan işler, kısaca din propagandası olduğunu gösterir. Günümüzde kazandığı anlamıyla bir kimsenin öteki insanlara kendi dinî görüşlerini anlatarak onları kendi dininin bir mensubu yapmak için etkilemek üzere az çok organize çabalardır. Misyoner ise, yetkili, görevli, kendisini bir fikrin yayılmasına adamış kimse demektir. Bu görev ve yetki diplomatik olabileceği gibi, dînî de olabilir. Mensubu olduğu dinin faaliyet ve propagandasını yapan kişi için kullanılır. Ancak terim anlamına gelince kelimenin yaşayan dinler içerisinde Hıristiyanlığa mal olmuş olduğu ortaya çıkar. Buna göre Hıristiyanlığı yaymayı vazife edinmiş her rahip, rahibe ya da kendi tabirleriyle her Mesih inançlısı aynı zamanda bir misyonerdir. Yani Hıristiyan geleneğinde misyoner ifadesi bir terim olarak, resmi kilise teşkilatı ya da herhangi bir Hıristiyan cemaati tarafından Hıristiyan mesajını ve dinini yaymak amacıyla özel olarak yetiştirilen ve bu maksatla özellikle Hıristiyan olmayan toplumlarda görevlendirilen kişi anlamına gelmektedir. Böylesi kişilerin yerine getirdiği faaliyete ise, misyonerlik adı verilmektedir. (6)
16. yüzyılda Hıristiyanlığı anlatmak ve ibadetleri yönetmek amacıyla çeşitli yerlere din adamları gönderilmesine misyon, gönderilen kişilere de misyoner deniyordu. Bu terim 17. yüzyıldan sonra ticari ve siyasi alanda da kullanılmıştır. Günümüzde ise teknik bir terim olarak misyon, Uzakdoğu ve Afrika ülkelerinin Hıristiyanlaştırılması anlamını ifade etmektedir. Adı geçen bölge ülkelerinden bir çok misyonerin, özellikle Batı ülkelerindeki çeşitli enstitü ve seminerlerde yetiştirilerek misyonerlik faaliyeti yapmak üzere kendi ülkelerine veya dünyanın diğer bölgelerine gönderilmiş olması misyonerlik faaliyetlerinin başarısını göstermektedir. Bir başka ifade ile, misyonerlik kelimesine teknik olarak anlam kazandıran ülkelerin insanlarının Hıristiyanlaştırılması işlemi tamamlanmış, söz konusu ülkelerden bazı kimseler dünyanın başka bölgelerine misyoner olarak gitmeye başlamışlardır. (7)
Misyonerlerin metodu:
Misyonerlik için teorik anlamda İncillerden bir takım referanslar getirmek mümkün olsa da, misyonerliği pratik hayata aktaran ilk örnek Pavlus’tur. Ayrıca Pavlus, misyonerliği pratiğe çeviren biri olmanın yanı sıra sistematik anlamda misyonerlik yapan ilk kişidir. “İlahi Oğul Rab İsa Mesih” inancını yaymak maksadıyla Kudüs’e Antakya’dan Konya’ya , Efes’e , Makedonya’ya ve Selanik’e kadar üç önemli misyonerlik seyahati düzenlemiştir.
Misyonerlik faaliyetlerinde uygulanması gereken usulleri belirlemede Pavlus’un rolü de büyüktür. O, misyon faaliyetleri sırasında nasıl davrandığını, Korintlilere I. Mektubunda şöyle anlatmaktadır:
“Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ama, daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim Kutsal Yasa’nın denetimi altında olmadığım halde, Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa altındaymışım gibi davrandım. Tanrı’nın yasasına sahip olmayan değil de, Mesih yasası altında olan biri olarak Yasa’ya sahip olmayanları kazanmak için Yasa’ya sahip değilmişim gibi davrandım. Güçsüzleri kazanmak için güçsüzlerle güçsüz oldum. Ne yapıp ne edip bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum” . (Korintoslulara 1. Mektup, 9:19-22)
Bir başka yerde ise, “… kurtulsunlar diye bir çok kimsenin yararını gözeterek herkesi her yönden hoşnut etmeye çalışıyorum” demektedir.
Bu metinlerden anlaşıldığına göre Pavlus insanları etkileyebilmek ve dikkatlerini tebliğ ettiği mesaja çekebilmek için, kabul etmediği şeyleri kabul eder, kabul ettiği şeyleri ise kabul etmez görünmektedir. Bu, Pavlus’un amacına ulaşmak için, takiyye yaparak her türlü aldatma yolunu kullandığını göstermektedir.
İnsanları Hıristiyanlaştırmak maksadıyla Pavlus’un her türlü yola başvurması, kendisinden sonra gelen misyon faaliyetleri için bir model olmuştur. (8)
İngiliz misyoneri Mr. John, misyonerleri nasıl yetiştirdikleri ni şöyle anlatır: “Misyonerler çocukken hizmete alınırlar. İfa edecekleri vazifeye göre ilmen, ahlaken ve fikren yetiştirilirler. Şöyle ki, İngiliz Misyon Cemiyeti her sene bütün ilköğretim okulları çocuklarının zekilerinden ihtiyaca göre otuz kırk kadarını ayırarak dünya ülkelerinin kendilerince lüzum hissedilen mıntıkalarına sevk eder. Mesela; ikisini Türkiye’ye, üçünü Hindistan’a, dördünü Tibet’e, beşini Rusya’ya vs. yerlere serpiştirirler, çocuklar o memleketlerdeki sefaret ve konsolosluklara tevdi edilirler .
Misyonerler İslamî ilimlerle de meşgul olup İslam tarihinde meydana gelmiş bazı olayları çarpıtarak Batı Medeniyeti’nin daha üstün olduğunu ispat etmeye çalışırlar. Bununla da Müslümanlarda bir aşağılık duygusu oluşturup onların Batı’ya boyun eğmelerini amaçlarlar.
Misyonerlerin yetiştirilmelerinde genel taktik şu şekilde verilmektedir:
“Birinci planda öyle yapalım ki; bütün Müslümanlar, onları sevdiğimize kânî olsunlar. Böylece Müslümanların kalplerine girmeyi öğrenmiş oluruz. Misyonerlere gerekli olan, görünüş olarak bütün Doğu ve Müslüman milletlerin adetlerine saygılı olmalarıdır. Ta ki bununla kendilerini dinleyenler arasında, fikirlerini yayma fırsatına kavuşabilsinler. Mesela: “İsa mutlaka Allah’ın oğludur” demekten kaçınmalı ki, buna inanmayan kimseler nefret etmesinler. Onlara yaklaşmak mümkün olunca istenildiği şekilde propaganda yapılabilir” .
Yukarıda Hıristiyan misyonerliğinin tarihçesini anlatırken Pavlus’un insanlara bazen yalan söylediğini itiraf ettiğini belirtmiştik. Aradan iki bin yıl geçmesine rağmen aynı anlayış devam etmektedir. Yani amaçlarına ulaşmak için takiyye yapmaktadırlar. Hıristiyanlık’ta İsa’nın “Tanrı’nın Oğlu” olduğu inancı en ciddi ve en kesin hususlardan biridir. Bunu kabul etmeyenlerin cennete gidemeyeceğini söylerler. Ancak konjonktür icabı bunu kabul etmiyor görünmekte de bir beis görmezler. Kılık, kıyafet, dil, din örf ve âdet gibi kültüre yönelik yollarla içinde bulundukları toplumdanmış gibi görünür ve gayelerine ulaşmak için perde arkasından çalışırlar. Gidecekleri yerlerin özelliklerine göre yetiştirildikleri için çok beceriklidirler.
Geri kalmış ülkelerdeki halkların fakirliğini kendi amaçları için kullanan misyoner teşkilatları son zamanlarda özellikle yeni yetişen nesli hıristiyanlaştırmak için “evlat edinme” ismi altında yeni bir metot geliştirdiler. Bunlar Siyah Afrika, Asya ve Güney Amerika’daki fakir ailelerin çocuklarını alıp zengin Hıristiyan ailelere “evlat” olarak vermekte, sonra onların eğitimleriyle yakından ilgilenerek Hıristiyan olarak yetişmelerini sağlamaya çalışmaktadırlar. 1999 yılı içinde, bu şekilde evlat edindirme amacıyla geri kalmış ülkelerdeki fakir ailelerden yirmi üç bin çocuğun alındığı konuyla ilgili haberlerde dile getirilmektedir. Bu çocuklar Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya, Avustralya ve İsviçre’ye götürülerek oralardaki Hıristiyan ailelere verilmekte ve misyoner olarak yetiştirilmektedir. (9)
Misyonerlik faaliyetlerinde Hıristiyanlık mezheplerinin hepsinin kendilerine özgü metotları vardır.
Hıristiyanlığı yaymak onların belki de en önemli ortak noktalarıdır. Katolikler kendi dışındaki mezheplere bağlı bulunanları yeniden içine çekmek için misyonerlik faaliyetlerinin sınırlarını geniş tutar. Yani katoliklerin dışındaki herkes onların hedef kitlesidir. Ortodokslar kendilerini Hıristiyanlığın özünü muhafaza eden kimseler olarak görürler. Bunun için tüm Hıristiyanların öze dönmelerini arzu ederler. Diğer Hıristiyan mezheplere mesafeli dururlar, ilişkileri sıcak değildir. Misyonerlik faaliyetlerindeki hedef kitleleri Müslümanlardır. Misyonerlik faaliyetlerinde Hıristiyan mezhepleri içerisinde Protestanlığın ayrı bir yeri bulunmaktadır. Günümüzde de bu konuda Protestanların önde olduğu bir gerçektir.(10)
Netice itibariyle Hıristiyan misyonerliğinin rastgele bir tebliğ faaliyetinin ötesinde, Hıristiyan geleneğinden kaynaklanan muayyen metotları kullanarak Hıristiyan dînî değerlerinin yayılması ve diğer insanların Hıristiyanlaştırılması maksadıyla yapılan sistematik bir faaliyet anlamına geldiğini söyleyebiliriz. (11)
Nitekim Paris Katolik Enstitüsü Profesörlerinden Danielou da, bu hareketin başarıya ulaşması için misyoner hareketinde şu aşamalara riayet edilmesini önermiştir.
1- Misyonerliğin birinci amacı Hıristiyanlığı yaymak ve yeryüzünde Hz. İsa’ya imanı gerçekleştirmektir.
2- O ülkede tanınan aydınlarla yakın bir diyaloga girilerek onların düşüncelerine, eserlerine ve kültürlerine Hıristiyanlık unsurları sokulmalıdır.
3- Gelişmiş olan batı medeniyeti ile Hıristiyanlık aynı gösterilmelidir. Öyle ki batı gelişmişse, teknik yönden ilerlemişse, bu Hıristiyanlığın bir zaferi olarak takdim edilmeye çalışılmalıdır.
4- Hıristiyanlığın yayılması için bir yere kilise yapmak, kalıcı ve isabetli bir yol değildir. Orada asıl kalıcı olan, Hıristiyanlığın o toplumun kültürü içerisine nüfuz etmesidir. Yoksa Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çalışıp durmayın. Başka yollar ve başka çareler deneyin. Onlara Hıristiyan âdetlerini, bayramlarını, kültürünü ve ahlâkını aşılamaya çalışmak en avantajlı yoldur.
5- Müslümanlara sevgi ile yaklaşınız. Hz. Muhammed (s.a.s.)’i yalanlamayınız. Hz. İsa’ya da Allah’ın oğludur demeyiniz. Çünkü müslümanlar bunu kabul etmezler. Daha çok onları kendi milletiyle ve dinî değerleriyle alâkâlarını kesmeye ya da zayıflatmaya çalışınız.(12)
Misyonerliğin Gayesi:
Misyonerliğin başlangıcını Hz. İsa’ya kadar götürmüştük. Gerek Hz. İsa, gerekse ondan sonraki birkaç yüzyılda Hıristiyanlığı yaymaya çalışan insanların faaliyetlerinde gerçekten samimi oldukları tarihi rivayetlerden anlaşılmaktadır. Ancak iki bin yıllık süreçte misyonerlerin değişik gayelerle faaliyet içerisinde bulundukları görülmektedir. Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun devlet dini olduğu dönemden itibaren misyonerlik faaliyetlerinin çok değişik amaçlarla yapıldığı ve günümüze kadar geldiği bilinmektedir.
Onların görünürdeki gayeleri yeni Hıristiyanlar kazanmak, en azından kendi mensuplarını birlik içinde ayakta tutabilmek, Batı emperyalizminin nüfuz alanını genişletmektir. Roma Katolikliği Avrupa’ya hakim olduktan sonra dünyanın her tarafında yaşayan insanları hıristiyanlaştırmaya çalışmıştır. Bu arzusunu gerçekleştirmek için önce kılıç yolunu denemiş ve böylece haçlı seferleri başlamıştır. Bu seferler öncelikle İslam dünyasına yönelmişti. Ancak özellikle Türklerin Müslüman oluşuyla birlikte Hıristiyanlar bu işi kılıç zoruyla yapamayacaklarını anlamışlardır. Bu durumda Hıristiyan dünyasının yapacağı tek iş çeşitli yollarla gayelerine ulaşmaya çalışmak olmuştur. Bunun için çeşitli toplantılar yapılmış ve çeşitli teklifler götürülmüştür. Takip edilecek yollardan birisi de misyonerliktir. Misyonerlik faaliyetinin ana gayesi ise yeni propaganda metotları ile Hıristiyanlığı yaymak, mensuplarını artırmak ve başta Müslümanlar olmak üzere Hıristiyan dışı din mensuplarını Hıristiyan yapmaktır. Bunun için gizli çalışma metotları geliştirilmiş, insanlara ve yaşadıkları yerin özelliklerine göre taktikler bulunmuştur. Örneğin İslam ülkelerindeki tarikat uygulamalarına el atmak, şeyhlerle ve müritlerle irtibata geçerek onları ikna edip kendilerine inandırmaya çalışmak, bunun için elemanlar yetiştirip bu teşkilatlara sokmak misyonerlerin gayelerinin başında gelmektedir.(13)
Oriental Mysticism (Doğu Tasavvufu) adlı eseri ile müsteşrikler arasında tanınmış bir isim olan E. Henry Palmer’i (ö.1883) İngiliz hükümeti 1882 Haziran’ında bu bölgeye ajan olarak göndermiştir. Palmer’in başlıca görevi buradaki Arap kabileleri ile işbirliği yapmak ve onları Mısır yönetiminden ayırmaktır. Kabile reisleri ile görüşerek onların tarafsız kalmak veya İngilizler ile beraber savaşmalarını sağlamak için ne tür maddi talepleri olduklarını tespit edecektir.
Palmer’in karısına yazdığı bir mektupta verdiği bilgiler maalesef Müslümanların hala bugün de şahsi menfaatler için kendi milletlerini sattığını gösterir. Bakalım mektupta neler yazılı:
“Gazze’den Süveyş kanalına doğru bir Suriyeli zabit kimliği ile yola çıktım, ve tam bir yerli Muhammedi gibi giyindim. Onların benim hakkında topladıkları bilgilerden çok daha fazlasını ben onlar hakkında topladım. Şu anda ben çöldeki her Arap reisini ve onları nerede bulabileceğimi çok iyi biliyorum. Zaten en savaşçı kabilelerden biri olan Teyahah kabilesini avucumun içine aldım, onlar benim için her şeyi yapmaya razılar, umarım kırk bin civarında asker toplayabilirim, gerçekten de böyle bir kabile ile tanıştığım için çok şanslıyım..” Palmer bu seyahatleri esnasında manastırlardan da istifade etmiştir. “Eğer Süveyş kanalına gidemezsem Sina Çölü’ndeki manastıra yerleşeceğim ve oradan Tovarah kabilesinin reislerine haber gönderip onlarla görüşeceğim; şu harika ki Arabi Paşa’nın elde etmeğe çalıştığı kabilelerin tümünü ben elde ettim ve şu anda Gazze’den Süveyş’e kadar bütün kabileleri bir çağrı ile etrafımda toplayabilirim…”
Palmer’in mektubundaki şu satırlar da dikkat çekicidir: “Benim büyük şeyhe 500 sterlin sözü verdim, bu para için o benim her emrimi yerine getirecek.” Palmer sadece şeyhleri satın almakla görevlendirilmemiş ayrıca Osmanlı haberleşme hatlarına sabotaj da düzenlemiştir: “İki günlük kısa bir seyahat için tekrar çöldeyim, sahile gidip telgraf hatlarını koparmak ve direklerini yakmakla görevlendirildim, böylece Arabi paşa ile Osmanlının iletişimini keseceğim…”
Palmer sonra bir Arap kabile reisi tarafından tuzağa düşürülecek ve öldürülecektir. (14)
Oryantalistlerle işbirliği içerisinde çalışan misyonerler fırsatını buldukları anda okullar açarak hıristiyanlaştırmak istedikleri milletin dilini, kültürünü, dinini, medeniyetini, edebiyat, musikî, mimarî ve tarihini, estetik anlayışını aşağılarken, aynı zamanda Hıristiyanların üstün olduklarını telkin edip Doğu’yu Batı’ya boyun eğmeye zorlamışlardır . Nihâî hedeflerinin ise sömürgeleştirme olduğu unutulmamalıdır. (15)
Sonuç:
Tüm bu anlatılanlardan sonra misyonerlerin faaliyetlerine karşı bazı tedbirlerin alınması gerekmektedir. Örnek olarak bunlardan birkaçını sıralayalım:
1- İnsanımız mutlaka milli kültürle beslenmeli, özellikle gençlerimize her yaşta ve her çağda ders, seminer ve konferanslar verilerek misyonerlerden etkilenmemeleri sağlanmalıdır.
2- Radyo ve televizyon programlarıyla dini ve milli kültürü kuvvetlendirici, dini ve milli şuuru uyandırıcı yayınlara ağırlık verilmelidir.
3- Bu konuda kitap ve broşürler bastırılmalı ve vatandaşın okuması temin edilmelidir.
4- Yıkıcı cereyanlar tanıtılmalı, bu cereyanların zarar ve tehlikeleri çeşitli yollarla anlatıl-malı, başta gençler olmak üzere tüm halk bu zararlı cereyanlara karşı uyarılmalı, bu tür cereyanların milli birliği ve beraberliği parçalamaya yönelik olduğu, emperyalist emeller taşıdığı ve kökünün dışarıda bulunduğu vurgulanmalıdır.
5- Yıkıcı cereyanların mahiyetini ve dayandıkları prensipleri çok iyi bilen ihtisas sahibi kimseler yetiştirilmeli, bu konuda ilmi araştırmalar yaptırılmalıdır.
6- Dini kuruluşlar ve din adamları yönünden; vaiz, imam-hatip, müftü gibi din görevlileri de yıkıcı cereyanlar karşısında yayınlar, kurslar, yazılarla uyarılmalı ve eğitilmeli, vaaz ve hutbeler yoluyla halk zaman zaman bu konuda bilgilendirilmeli, mahalli tedbirler alınmalı, idari merciler bu konuda halkla iş birliği yapmalıdır.
7- Devlet kuruluşları açısından; milli birlik ve beraberliği korumakla yükümlü bulunan görevlilere Türk-İslam örf ve adetleri doğru bir şekilde öğretilmeli, yıkıcı cereyanların en zararlıları belirlenip onlara karşı tedbirler alınmalı ve vatandaşın onun ağına düşmesi önlenmeli, bunlara karşı kanuni müeyyideler getirilmelidir.
8- Yıkıcı cereyanların ağına düşenler tatlılıkla, incitmeden, şahsiyetini rencide etmeden uyarılmalı, sinsi propagandaların arkasındaki gaye bunlara anlatılmalıdır. (16)
Konuya biraz da İslâm dini ve bugünkü Müslümanların konumu açısından yaklaşalım:
İslâm dini ekmel, evrensel ve son dindir:
Kur’an’ın ifadesiyle; “Allah nezdinde hak din İslâm’dır.” (17) “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.”(18) Aslında İslâm dini, daha önceki peygamberlere gönderilen ve esasa taalluk eden dinî prensipler bakımından kendisine aykırı olmayan bütün hak dinleri kabul eder. Ancak, İslâm dinî, ilâhî dinler zincirinin son halkası ve devrinin insanlığının manevî, ahlâkî ve içtimâî ihtiyaçlarını eksiksiz karşılayan yegane din olduğundan, İslâm geldikten sonra başka bir din tanıyan, bir yol tutan kimsenin bu tutumu ile İslâm’a aykırı davranmış olduğu açıktır. Şu halde onun bu dininin ve bu yolunun İslâm dini nezdinde bir geçerliliği yoktur, O halde bu yüce dinin mensubu olan herkes sorumlu olup, gücü ve imkanları ölçüsünde bir şeyler yapmak zorundadırlar. Zira İslâm’ı anlamak, anlatmak ve Ona hizmet etmek, insanlığa hizmet etmek demektir. Çünkü İslâm insanın dünya ve ahiret mutluluğunu, onun huzur ve güvenini sağlayacak bütün güzellikleri ve çözümleri ihtiva etmektedir. O tarih boyunca ne zorla ve ne de yoğun propagandalarla kandırarak hiçbir topluluğa ve millete benimsetilmemiştir.
İslâmiyet’in yayılması için hemen her devirde sadece tebliğ ile iktifa edilmiştir. İslâm dünyasında zaman zaman dini yaymak için teşkilatlanmaya teşebbüs edilmiş olmakla beraber, sürekli ve yaygın bir organizasyon sağlanamamıştır. Bilhassa İslâm devletleri arasındaki kısır çekişmeler, haksız mücadele, rekabet ve menfaatler buna engel olmuştur. İslâmiyet’in yayılması adeta kendiliğinden gerçekleşmiş, birçok fert ve millet İslâm’ı arayarak bulmuştur. Bugün dünya üzerindeki birçok bilim adamı Müslümanların iyi ve örnek davranış sergilememelerine rağmen- araştırmalar yaparak- İslâmiyet’in yüceliğini idrak etmekte ve Müslüman olmaktadır.
Akif’in dediği gibi şayet İslâm bilginleri özel bir gayret ve çalışma yapsalardı bugün hidayete kavuşan fert ve milletler elbette daha çok olacaktı.
Sonuç olarak denilebilir ki İslâmiyet elbette bir misyoner dini değildir. Tamamen vahiy mahsulüdür. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından insanlığa tebliğ edilmiştir. İnananları tarafından yaşanmaya devam edilecektir. Onun insan fıtratına, kainatın düzenine, bilim, kültür, genel ahlâk ve çağlar üstü medeniyete ancak katkısı ve rehberliği olacaktır. İnsanlık bugün onun rehberliğiyle sevgi ve barışına muhtaçtır. Zira bir millet ne kadar Müslüman olursa, iç ve dış tehlikelere karşı o kadar dayanıklı ve şuurlu olacaktır. Ülkemiz bugün, yüzyılların en yoğun kültürel yatırımlarının yapıldığı bir dönemi yaşamaktadır. Uydu antenleri, turizm yatırımları, Avrupa Birliği Projesi, iletişim araçları, bilgisayar ağı ve internet bağlantıları bizi aslî değerlerimizle karşı karşıya getirmek yerine onları koruyacak hatta destekleyecek şekilde yönlendirilmelidir.(19)
Yüce dinimize, millî değerlerimize ve kültürümüze sahip çıkalım. Çünkü bunlar, bizi millet yapan yüce değerlerimizdir. Yüzlerce yıl tarih sahnesinde şerefle var olmamızın yegane sebebidir. Yüce dinimiz İslam’ın engin hoşgörüsünü istismar ederek, yüce değerlerimizi yok etmeye çalışan misyonerlik gibi olumsuz faaliyetlere karşı uyanık olalım. Genç nesillerimizi iyi eğitelim, gerekli uyarılarda bulunalım ve Misyonerlik faaliyetleri, Satanizm, Moon tarîkati, Yogo aydınlanma seansları gibi tehlikeli oyunlara ve zararlı akımlara karşı onları bilgilendirelim. Unutmayalım ki Kurân-ı Kerîm’de: “Allah katında hak din İslam’dır”, (20) “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ( bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır” (21) buyurulmaktadır.
Peygamber efendimiz (s.a.v), başka milletleri ve onların değerlerini takip ve taklit konusunda ümmetini ihtar ederek, konunun ciddiyetini şu ifadeleriyle ortaya koyuyor:
‘’Sizler, kendinizden önce gelen ümmetlerin sünnetine kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak uyacaksınız. Hatta onlar, daracık bir keler deliğine girseler oraya siz de gireceksiniz.’’
Oradakiler, ‘’Ey Allah’ın Resulü! (Onlar) Yahudiler ve Hıristiyanlar mı?’’ diye sordular. Efendimiz (a.s): ‘’Bunlar değilse kimler olur?’’ buyurdular. (22)
Bakara suresi 120. ayetinin mealine bir göz atalım: ”Dinlerine uymadıkça Yahudi ve Hıristiyanlar asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan; And olsun ki, Allah’tan başka sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır”. (23)

Dipnotlar:

1- Al-i İmran, 3/104
2- Tevbe, 9/122
3- Maide, 5/67
4- Şinasi Gündüz, Misyonerlik ve Hıristiyan Misyonerliği (Makale), Diyanet İlmi Dergi, 2002, sayı. 2
5- Fikret Karaman, Misyonerlik Hareketlerinin Dünü Bugünü, Diyanet Aylık Dergi, Ekim 1999, sayı. 106
6- Ali Erbaş, Hıristiyan Misyonerliğine Genel Bir Bakış, Sak. Ün. İlahiyat Fak. Dergisi, 7/2003
7- Gazi Erdem, Din İşl. Yük. Kur. Uzmanı, Misyonerlik ve Misyonerlerin Çalışma Metodları, Diyanet İlmi Dergi, 2002, sayı. 2
8- Ali Erbaş, aynı eser.
9- A.g.e.
10- A.g.e.
11- A.g.e.
12- Fikret Karaman, aynı eser.
13- Ali Erbaş, aynı eser.
14- Süleyman Derin, Günümüz Siyasi Gelişmelerinin Arka Planı ve Müsteşrikler, Altınoluk Dergisi, Mayıs 2003, sayı. 207
15- Ali Erbaş, aynı eser.
16- Ali Erbaş, aynı eser.
17- Al-i İmran, 3/19
18- Al-i İmran, 3/85
19- Fikret Karaman, aynı eser.
20- Al-i İmran, 3/19
21- Al-i İmran, 3/85
22- İbrahim Canan, Kütüb-i Site Muhtasarı Tercüme ve Şerhi c. 17, s, 535
23- Bakara, 2/120

İSLAM`A GİRİŞ

Aşağıdaki satırlarda İslâm’ı tanımak isteyen kimsenin, İslâm dini ile ilgili ilk etapta bilmeyi arzu edeceği çok özet bilgiler yer almaktadır. İslâm dinini iyi tanımak için hiç şüphesiz bu konuda yazılmış muteber eserlere başvurmak gerekmektedir. Buradaki bilgiler İslâm dini hakkında yalnızca bir ön fikir vermeye yöneliktir. Bu yüzden gerek başlık adedi gerek muhteva olarak son derece sınırlı tutulmuştur.
İNSAN:
İnsan yaratıkların en üstünüdür. Ruh ve cesetten oluşan bu muhteşem yaratığın, dış görünüşü çok özel, ruhuna yönelik bulunan iç dünyası ise son derece derin ve anlamlıdır. Ayrıca, diğer yaratıklardan farklı olarak kendisine akıl ve fikir de verilmiştir. Bu haliyle insan, bütün, yaratılmışların gözbebeği ve alemlerin özüdür. Sayısız nimetleriyle ve güzellikleriyle yeryüzü, onun hizmetine sunulmuştur. O, geçici bir süre için geldiği bu dünyada, yaratıcısını bilmek, o’na inanmak ve kendisini uçsuz bucaksız nimetlerle donatan bu Ulu Yaratıcıya ibadet etmek ihtiyacındadır. Geçici dünya hayatında gerçek mutluluğu elde edebilmesi buna bağlıdır. İnsana yaratıcısını tanıtan, O`na nasıl ibadet edeceğini gösteren ve böylece gerçek mutluluğu elde etmesini sağlayacak olan ise hak din İslâm’dır.
DİN:
Din, ilk insanla birlikte doğal olarak var olmuştur. İnsan var olduğu sürece de devam edecektir. Çünkü insanın yaratılışında, kendisini yoktan var edeni bilme, O’na inanma, bağlanma, kulluk yapma duygusu ve ihtiyacı vardır. Fıtratı bozulmamış bir insanda bu ihtiyaç mutlaka kendisini gösterir ve tıpkı fiziki varlığın yeme, içme, uyuma ve benzeri birtakım biyolojik ihtiyaçlar hissetmesi gibi ruhu da Yaratıcısını bilmeye, O’na inanmaya ve bağlanmaya ihtiyaç duyar. İnsan, fıtratındaki bu duyguyla aklını kullanarak, Yaratanının varlığını ve birliğini kavrayabilir. Ancak, yaratıcısının, kendisinin mutluluğu için ondan neler istediğini, hangi davranışlarından razı olup hangilerinden hoşlanmayacağını, kısacası o’nun hoşnutluğunu nasıl elde edeceğini, bunun yanında, sınırlı olarak yaratılmış bulunan insan aklının, mücerred düşünmekle ulaşamayacağı birtakım soyut meseleleri bilemez. İşte sınırlı olarak yaratılmış bulunan insan aklının, tek başına çözemeyeceği bu tür meselelerin cevabini ancak hak din verebilir.
Bunun için Allah, insanlar içinden peygamber görevlendirerek onlar aracılığıyla insanları dünya ve ahirette mutluluğa ulaştıracak esasları insanlara bildirmiştir. İşte Allah’ın Peygamberleri aracılığıyla akıl sahiplerine gönderdiği, onları kendi irade ve seçimleriyle doğruya ve mutluluğa ulaştıran bu hayat düzenine din denir.
Dini kuralların koyucusu Yüce Allah’tır. Peygamberler dahil hiç bir kimsenin din koyma yetkisi yoktur. Peygamberler, dini hükümleri tebliğ etmekle yükümlüdürler. Tarih boyunca insanların din olarak ortaya koydukları birtakım ilke ve kurallar hiçbir zaman hak din niteliği taşımaz. Vahye dayanmayan yani bir peygamber tarafından tebliğ edilmemiş olan bu gibi sistemler, insanlığı maddi ve manevi bütün yönleriyle kuşatıcı özelliğe sahip olamaz. Bunun yanında asılları vahye dayanmakla birlikte, temel ilkeleri korunmamış ve zaman içinde asliyetini yitirip bambaşka şekiller alarak bozulmuş dinler de vardır.
Hak Dinin Kemale Ermesi:
Hak din, ilk insan ve ilk peygamber Hz.Adem’le başlamıştır. Esas itibariyle hak dinin temel prensiplerinde değişiklik yoktur. Fakat kabiliyetlerin, zaman ve mekanın, sosyal şartların değişmesine ve gelişmesine bağlı olarak ibadet şekilleri ve bazı hükümlerde değişiklikler olmuştur. Peygamberlerin getirdiği esaslarla insanlar yükseldikçe, fikirler geliştikçe, medeniyet ilerledikçe Allah (c.c) peygamberleriyle ortaya koyduğu dinlerini de tekamül ettirmiş, bu tekamül, Musevilik ve Hıristiyanlığı da aşarak İslâm’da kemale ermiştir. Aynı şekilde sahifeler halinde başlayan ilahi kitaplar, Tevrat ve İncili de geçerek kıyamete kadar sürecek olan sonsuz mucize Kur’an-ı Kerim’le noktalanmıştır. Artık bundan sonra ilahi kitap gelmeyecek ve Kur’an, kıyamete kadar insanlığın rehberi olacaktır. İslâm dini hak dinlerin sonuncusudur.
İslam belirli bir topluma değil bütün insanlığa gönderilmiştir. Hak dinin ulaştığı kemal nokta olması münasebetiyle kıyamete kadar insanlığın tabi olacağı hak din olarak devam edecektir. İslâm Dini, daha önceki hak dinlerin temelini doğrulamaktadır. Ancak İslâm dini geldikten sonra onlara ihtiyaç kalmamıştır. Kur’an-ı Kerim nazil olduktan sonra da diğer ilahi kitaplara ihtiyaç kalmamıştır. Çünkü Kur’an-ı Kerim, diğer kitaplarında ihtiva ettiği Allah’ın varlığına ve birliğine, Peygamberlerine, kitaplarına, meleklerine, Ahiret gününe ve her şeyin Allah’ın takdiriyle meydana geldiğine inanan neslin, aklın ve dinin korunması gibi hak dinin temel esaslarını yeniden ortaya koymuş; daha önceki kitaplarda yer alan gerçekleri tasdik etmiş, tahrif edilen hususları da düzeltmiştir.
İslâm Dini, son hak din olduğu için hak dinin temel prensipleri kesin bir şekilde ortaya konarak, zamana ve mekana göre değişebilecek nitelikte hükümler, ilim adamlarının içtihatlarına bırakılmıştır. Müslümanlığın kıyamete kadar sürmesini ve her asırda hak din niteliğini devam ettirmesini sağlayan da bu niteliğidir.
İSLAM`A GİRİŞ:
İslâm’a giriş, imanla gerçekleşir. İman, Allah Teâlâ’nın Hz.Muhammed’e indirdiği, o’nun da insanlara tebliğ ettiği kesin olarak belli olan şeylerin tümüne tereddütsüz inanmak ve onaylamaktır. İmanın temelini, işte bu kabul ve onaylama oluşturur.
Müslüman olmak isteyen kişi bu kabul ve tasdikini “Şehadet ederim ki, Allah’tan başka tanrı yoktur ve yine şehadet ederim ki Hz. Muhammed O’nun kulu ve elçisidir” mealindeki “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasülüh” cümlesiyle açıklar. Bu cümleye “Kelime-i Şehadet” denir.

İman, bilerek, isteyerek ve benimseyerek inanmaktır. Bir kimse kalben inanmadığı halde diliyle bu cümleyi söylese iman etmiş olmaz. Kelime-i şehadeti söyleyen kimse, son ilahi kitap Kur’an-ı Kerim’i bütünüyle benimsemiş ve Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla bildirdiği, Onun da insanlara tebliğ ettiği her şeyi tamamen kabul etmiş demektir. Bu sebeple Allah’ın varlığına ve birliğine imanın yanında; meleklerin varlığına Allah’ın gönderdiği kitapların gerçek olduğuna, peygamberlere, Ahiret gününe her şeyin Allah’ın takdiriyle meydana geldiğine, kısacası Kur’an-ı Kerim’in ve peygamberimiz Hz. Muhammed’in kesin ve net olarak bildirdiği şeylerin hepsine inanmak imanın şartıdır. “Kelime-i Şehadet” bütün bunları topluca kabul ve tasdik etmeyi ifade eden bir anahtar cümledir. Bu yüzden Kelime-i Şehadet, İslâm’a giriş sözleşmesi yapmak gibidir. Bu sözleşmeyi yapan insan, Allah’a büyük bir söz vermiş, O’nun emirlerini tereddütsüz bir şekilde kabul edip yerine getirmeyi, yasaklarından kaçınmayı benimsemiş olmaktadır.
İman etmek için kimse zorlanamaz:
İslâm’a girmek isteyen kendi isteğiyle girer. İman etmeden önce araştırma yapılabilir, her türlü tereddüt ve şüphenin cevabı aranabilir. Ancak iman ettikten sonra iyi bir mümin, iyi bir müslüman olabilmek için kalpten her türlü tereddüdü söküp atmak gerekir. Çünkü imanla tereddüt bir arada olmaz. Bu yüzden iman, insanin kalbinin derinliklerine öylesine kök salmalı ki onu İslâm’a aykırı davranışlardan alıkoymalı, onun zihniyetinin, ahlakinin ve davranışlarının İslâm’a göre şekillenmesine imkan vermeli.
İslâm’a girmek için herhangi bir aracıya ihtiyaç yoktur. Bir kimse yukarıda belirttiğimiz hususlara inanmak suretiyle kendiliğinden İslâm’a girebilir. Bu hususta başkaları kendisine ancak bilgi vererek yardımcı olabilirler. İslâm’a giren kimse kendisine, tam bir inanç berraklığı kazandıracak kaynağa ulaşmış olmaktadır. Böylece önemli bir inanç değişiminden sonra ilk fırsatta bir de gusül (boy abdesti) alınmalıdır. Gusül ilerde tarif edilecektir.
İSLAM`I ÖĞRENME:
Önceden bir başka dine mensupken veya dini bir inancı yokken sonradan müslüman olan bir kimsenin hayatındaki en önemli dönüm noktası, hiç şüphesiz İslâm’a girdiği andır. Bu öyle bir an ki geçmişin tüm günahlarını silmekte ve müslüman olan kişinin hayatında tertemiz, bembeyaz bir sayfa açmaktadır. Şu halde bu tertemiz sayfanın kirlenmemesi ve iyi bir başlangıç yapılması, o kimsenin dünya ve ahiret mutluluğu açısından çok önemlidir.
Zerrece tereddüde yer vermeyen temiz bir imanla İslâm’a girdikten sonra İslâm’ı doğru bir şekilde öğrenme gayreti içine girmek gerekir. Çünkü İslâm’ın temel ve vazgeçilmez öğretilerini bilmeden İslâm’ı tam manasıyla yaşayabilmek pek mümkün olmaz. Gerçek bir mü’min, İslâm’ı iyi tanımalı, ona bilinçli bir şekilde sarılmalı ve onu hayata geçirmeye çalışmalıdır.
En iyi müslüman Allah’a karşı en yüce saygı gösteren müslümandır. Allah’a karşı en iyi saygı gösterebilmek İslâmi deyimiyle müttakilerden olabilmek için nasıl müttaki olunabileceğini bilmek gerekir. Bilgisiz bir şekilde İslâm’ı hayata geçirmek en azından istendiği şekilde hayata geçirmek pek mümkün olmaz bu durum, ışık olmadan, gece zifiri karanlıkta yol almaya benzer. Böyle bir kimse yoldaki işaretleri fark edemez ve muhtemelen farkında olmadan yoldan çıkabilir veya bir çukura yuvarlanabilir. İşte bu sebeple hiç olmazsa asgari seviyede neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edebilecek; kimin doğru kimin yanlış söylediğini sezebilecek seviyede de olsa bir İslâmî bilgi elde etmek gayreti içinde olmak gerekir.
Kur’an-ı Kerim, okumaları, anlamaları, içindekilere göre hareket etmeleri ve prensiplerini hayata geçirmeleri için insanlara gönderilmiştir.
Peygamber Efendimiz de İslâm’ın nasıl hayata geçirileceğini bizzat yaşayarak ve anlatarak göstermiştir. Öyleyse bir müslüman, Kur’an-ı Kerim’i ve Peygamber Efendimizin sünnetini öğrenmeye gayret etmelidir ki, tam manasıyla Allah’a teslimiyet içinde olabilsin ve son peygamberin örnekliğinden yararlanabilsin.
İslâm’ı doğru kaynaklardan doğru bir şekilde öğrenmeye çalışmalıdır. Bunun için İslâm’ı bilen kimselerin kılavuzluğundan yararlanmak en kestirme yoldur. İslâm’ı öğrenirken belli bir sıra takib edilmeli ve kendisini öncelikle ilgilendiren konulardan başlamalı. Bir müslümanı kişisel olarak ilgilendiren en öncelikli konular ise yerine getirmekle yükümlü olduğu farzlar ve sakınması gereken haramlardır. Farzların başında da müslüman olduğu günden itibaren kılmaya başlaması gereken günlük ibadeti beş vakit namaz gelir. Yeni İslâm’a girmiş bir müslüman, bu konuda ya pratik olarak diğer Müslümanların kılavuzluğundan yararlanmalı ya da konuyla ilgili hazırlanmış eğitici ve öğretici görüntülü yayınlardan istifade etmelidir.
Böylece bir mümin ilk önce yapabildiği kadarıyla günlük ibadeti olan namazları kılmaya başlar, bilahare yavaş yavaş eksikliklerini gidermeye gerekenleri öğrenmeye ve namazı usulüne uygun olarak kılmaya gayret eder.
İSLAM ve HAYAT
Bir önceki başlıkta, kısaca İslâm’ı öğrenmenin öneminden söz ettik. İslâm’ı öğrenmenin amacı onu hayata geçirmektir. Çünkü hayata geçirilmeyen bir bilginin değeri yoktur. Elde edilen bilgiler hayata geçirilirse bir anlam kazanır.
İslâmî bilgileri elde ettiği halde bunları hayata geçirmeyen bir müslümanın hali, hastalığıyla ilgili reçetedeki ilaçları çok iyi bilen fakat bu ilaçları alıp kullanmayan kimsenin haline benzer.
İmanı bir tohuma benzetirsek; gerek ibadet gerek ahlak ve muamelat sahasındaki İslâmî esasların hayata geçirilmesi, bu tohumun filizlenip yeşermesine, yaprak açmasına ve meyve vermesine benzer. İnandığı halde bu inancını hayata geçirmeyen kimse, aklında güzel şeyler tasarlayıp bunları uygulamaya koymayan kimse gibidir.
İmanı sağlıklı bir şekilde koruyabilmek edebilmek, dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmek ve neticede huzurlu olabilmek için mü’min, Yüce Allah’la manen bağlantı kurmak ve bu bağlantıyı devam ettirmek ihtiyacındadır. Çünkü insan, Allah’ı bilmek ve ona ibadet etmekle tam bir huzura kavuşabilir. Yoksa ruhunda daima bir boşluk daima bir sıkıntı duyar. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi, fiziki varlığımızı sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek için nasıl yeme, içme, uyuma gibi bir takım biyolojik ihtiyaçları gidermek zorundaysak ruhumuzun canlılığını ve diriliğini muhafaza edebilmek ve rûhi melekelerimizi geliştirebilmek için de ibadete ihtiyacımız vardır.
İman ettikten sonra ibadet ihtiyacı kendiliğinden ortaya çıkar. Bizi yoktan var eden, bindir çeşit nimete gark eden, rahmeti, bilgisi, gücü her zerreyi kuşatan, sonsuz kudretin varlığını kabul edip de O’na karsı sonsuz bir hayranlık ve minnet duymamak mümkün müdür? İşte ibadet, kulun bu hayranlığını ve minnetini ifade eden bir vasıtadır. İbadet, yalnız birtakım şekillere, dış görünüşlere bağlı hareketlerden ibaret değildir. İbadette esas olan özdür. Huşu olmadan yapılacak bir ibadetin içi boştur.
İslâm’a göre, İslâm’a girerken, ibadet ederken, dua yaparken her hangi bir aracıya ihtiyaç yoktur. Her insan doğrudan doğruya Allah’a el açıp yakarabilir. İbadet yapabilir. Günahları af yetkisi de sadece Yüce Allah’a aittir. Allah’tan başka hiç kimse günah affedemez.
İslâm ahlakıyla ahlaklanmak da İslâm’ı yaşamanın en önemli bölümlerinden birini oluşturur. Denilebilir ki; hiç bir dinde ve hiç bir düşünce sisteminde İslâm’da güzel ahlaka verilen önem kadar önem verilmemiştir. Hatta Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed “Ben ancak ahlaki faziletleri tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur. Bu yüzden müslümanın ahlakını güzelleştirmesi en temel hedeflerden biri olmalıdır. Bu amaçla mü’min, İslâm’ın kendinden istediği kişisel ve toplumsal görevlerini öğrenmek ve bunun sonucunda güzel hareketlerle bezenmek, çirkin alışkanlıklardan kaçınmak zorundadır.
İSLAM DİNİ HAKKINDA BAZI TEMEL BİLGİLER
Müslümanlar, dünya nüfusunun dörtte birini oluşturmaktadırlar. İslâmîyet bugün artık beş kıtaya yayılmış vaziyettedir. İslâm Dininin, Dünya Medeniyetine çok büyük katkıları olmuştur. İslâm’ı çeşitli yönleriyle tanımak için bu dini çeşitli yönleriyle tanıtan muteber eserlere müracaat etmek gerekir. Bu küçük broşürde amaçlanan ise, İslâm Dininin itikat ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili çok özet bilgiler sunarak bir ön fikir vermektir.
İslâm:
“İslâm”, arapça bir kelimedir. Kökü “barış” anlamına gelen “silm (selm)” kelimesine dayanır. Sözlükte itaat etme, boyun eğme anlamına gelir. Herhangi bir zorlama olmaksızın gönülden ve içtenlikle Allah’a itaat etmek, O’na teslim olmak, emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız boyun eğmek demektir.
İslâm, Yüce Allah’ın son Peygamber Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla bildirdiği O’nun da insanlara ulaştırdığı şeylerin tümünü kabul ederek onları yaşamak, sözleri ve işleriyle onları kabul ettiğini göstermek, Allah’a ve Rasulü’ne itaat etmektir.
Müslüman: İslâm Dininin kurallarına uyan, İslâm’ın kurallarını hayata geçiren kimsedir.
İman:
Sözlük anlamı doğrulamak tasdik etmek bir şeye tereddütsüz ve kesin olarak yürekten inanmak anlamına gelen iman, İslâmî bir deyim olarak Allah’a ve Hz. Muhammed’in Allah tarafından haber verdiği kesin olarak belli olan şeylerin doğru olduğuna tereddütsüz inanmaktır.
İmanın Esasları:
Peygamberimiz Hz.Muhammed; imanın ne demek olduğunu sorana:
Allah’tan başka tanrı olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna,
Allah’ın meleklerine,
Kitaplarına,
Peygamberlerine,
Ahiret gününe,
Kadere (Hayır ve şer her şeyin Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna) inanmaktır” şeklinde cevap vermiştir.
Peygamberimizin bu sözü, İslam’daki inanç temellerini göstermektedir.
Şimdi bunlara kısaca değinelim.
1. Allah’a İman:
Allah’ın varlığını, birliğini, ezeli ve ebedi olduğunu, yani varlığının bir başlangıcı olmadığını ve ebediyyen sona ermeyeceğini, eşinin, benzerinin, ortağının, oğlunun, kızının olmadığını; varlığı kendinden olup varlığı için bir başka şeye muhtaç olmadığını, yaratılmış olan şeylerden hiç birine benzemediğini, dolayısıyla düşündüklerimizden ve hayalimize gelen şeylerin hepsinden başka olduğunu; her şeyi bildiğini, herşeyi gördüğünü, her şeyi işittiğini, duyduğunu, her şeye gücünün yettiğini, her şeyi yaratanın O olduğunu ..kısacası, her türlü eksiklikten uzak olduğunu ve her türlü olgun sıfatlara sahip olduğunu kabul etmek ve buna yürekten, tereddütsüz bir şekilde inanmak; ergenlik çağına ulaşmış her akıl sahibine farzdır.
2. Meleklere İman:
Allah’ın yarattığı şeyler, gözümüzle gördüklerimizden ibaret değildir. Göremediğimiz ve hakikatlerini bilemediğimiz ruhani ve nurani varlıklar da vardır. Melekler de bunlardandır. meleklerin varlığını peygamberler ve ilahi kitaplar haber vermektedir. Bu sebeple onları inkar etmek, Peygamberleri inkar etmek gibidir.

Meleklerin yaratılışı, insanların yaratılışına benzemez. Onlarda yeme, içme, erkeklik, dişilik gibi özellikler yoktur. Günah işlemezler, Allah’ın kendilerine verdiği görevleri yaparlar. Sayılarını Allah’tan başka kimse bilmez.
3. Kitaplara İman:
Allah, insanlara doğru yolu göstermek, onları dünya ve ahirette mutlu kılacak ilkeleri bildirmek, akıllarıyla cevaplarını bulmaları imkansız bazı konularda onları aydınlatmak üzere Peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerden bazılarına insanlara tebliğ edilmek üzere yol gösterici kitaplar indirilmiştir. Allah Teâlâ’nın kitap göndermesi, sahifeler halinde başlamıştır. İlk sahifeler, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’e gönderilmiştir. Sayıları henüz son derece sınırlı olan, hayatları ve ilişkileri henüz kompleks hale gelmemiş o zamanın toplumlarının ihtiyacının görülmesinde bu sahifeler yeterli olmaktaydı.
Peygamberlerin getirdiği esaslarla ve bu esasların ışığında insan aklının faaliyetleriyle uygarlık ilerledikçe, insanların hayat ve ilişkileri daha kompleks hale geldikçe Allah Teâlâ da daha kapsamlı sahifeler ve kitaplar göndermiştir. İlahi kitaplar son kitap Kur’an-ı Kerim’le zirveye ulaşmış ve Kur’an-ı Kerim ilahi korumaya alınmıştır. Artık bundan sonra ilahi kitap gelmeyecek ve Kur’an-ı Kerim kıyamete kadar insanlığın rehberi olacaktır. Tevrat Hz. Musa’ya, Zebur Hz. Davut’a, İncil Hz. İsa’ya indirilen büyük kitaplardır.
Müslüman, Allah tarafından Peygamberlere indirilen kitapların hepsine inanır. Ancak bu kitaplardan, Allah’ın indirdiği gibi hiç bir harfi bile değişmeden günümüze kadar ulaşan yegane ilahi kitap, sadece Kur’an-ı Kerim’dir. Diğerleri ise ya tamamen kaybolmuş veya insanlar tarafından değiştirilmiş; böylece asıl özelliklerini kaybetmişlerdir. Bu yüzden bugün Kur’an-ı Kerim’in dışında elde mevcut bulunan diğer ilahi kitaplarda yer alan sözlerden hangilerinin Allah’a ait olduğu, hangilerinin ise insanlar tarafından bu kitaplara sokulduğunu ayırt etmek mümkün değildir.

Zaten Kur’an-ı Kerim indirildikten sonra ilahi kitaplara ihtiyaç kalmamıştır. Artık onların hükmü sona ermiştir.
4. Peygamberlere İman:
Yüce Allah, insanlara kendi içlerinden seçtiği son derece yetkin insanlar aracılığıyla dinini bildirmiştir. Bu kimselere “peygamber” denir ki Allah ile kulları arasında bir elçi demektir.
Peygamberlik, Allah’ın insanlardan dilediğine verdiği bir görevdir. Çalışmakla elde edilmez. İlk Peygamber Hz. Adem son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’dır. Bu ikisinin arasında pek çok peygamber gelip geçmiştir. Sayılarını Allah’tan başka kimse bilmez. Bunlardan bir kısmının adı Kur’an’da geçmektedir. Her millete kendi diliyle konuşan peygamberler gönderilmiştir.
Peygamberler de insandır. Bu bakımdan yeme, içme, uyuma, dinlenme, evlenme, hastalanma gibi beşeri hususlarda diğer insanlarla aralarında bir fark yoktur. Bunlar peygamberler için bir eksiklik değildir. Ancak hepsinde mutlaka bulunması gereken ortak nitelikler şunlardır:
Sıdk (doğruluk),
Emanet (güvenilir olma),
İsmet (günah işlemekten Allah’ın yardımıyla korunmuş olmak),
Fetanet (çok zeki ve akıllı olmak),
Tebliğ (bildirmekle yükümlü bulundukları hükümleri insanlara anlatmak).
Peygamberlerin, peygamberliğini insanlara anlatmak için Allah kendilerine mucizeler vermiştir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’e de böyle pek çok mucize verilmiştir. Fakat O’nun en büyük ve sürekli mucizesi, hiç şüphesiz ki Kur’an’dır.
5. Ahiret Gününe İman:
Allah’tan başka hiç bir varlık ezeli ve ebedi değildir. Hepsi de Allah’ın yaratmasıyla sonradan meydana gelmiştir. Sonradan yaratılan şeylerin bir de sonu vardır. Dünyanın da sonunun gelip düzeninin altüst olmasından yani kıyametin kopmasından sonra Allah’ın emriyle bütün canlılar tekrar diriltilecektir. Buna öldükten sonra tekrar dirilme denir. İnsanlar dünyada yaptıkları şeylerden sorguya çekilecek, haklı haksız ayırt edilecek, kimin kimde hakkı varsa alınacak, herkes dünyada yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını mutlaka görecektir. İşte bütün bunlara inanmak da iman esaslarındandır.
6. Kadere İnanmak:
Hayır ve Şer’re (her şeyin Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna) inanmak.
Kader, Allah Teâlâ’nın, ezelden ebede kadar olacak her şeyi en ince ayrıntılarıyla bilip takdir etmesidir. Allah kullarına hayrı da şerri de serbestçe seçebileceği bir irade vermiştir. İnsan iyiliği veya kötülüğü kendi seçer. Onun seçtiğini de Allah yaratır. Ancak, Allah Teâlâ, kulun kötülüğü seçmesine razı değildir. Bu yüzden kullar kendi seçimlerine göre karşılık göreceklerdir. İşte, hayır ve şer her şeyin Allah’ın yaratmasıyla meydana gelmesinin anlamı budur. Buna da inanmak iman esaslarındandır.
İbadetler:
Namaz: Namaz, müslümanın günlük ibadetidir. İman ettikten sonra müslümanın, yerine getirmekle yükümlü bulunduğu farzların başında gelir. Günde beş vakit namaz ile Cuma Namazı müslümanlara farzdır. Namaz, insanı kötülüklerden uzaklaştırır, manen olgunlaşmasını sağlar, ruhi melekelerini geliştirir, günahlardan arındırarak manevi huzura kavuşmasını temin eder. Namaz sayesinde müslüman, bir taraftan dünyadaki işlerini yürütürken öbür taraftan yaratıcısıyla irtibatını asla kesmez, O’ndan uzaklaşmaz, dünya-ahiret dengesini sağlamış olur.
Abdest: Namaz kılabilmek için abdest almak şarttır. Abdest, yüzü dirseklerle beraber elleri yıkamak, ıslak elle başı mesh etmek, topuklarla beraber ayakları yıkamaktır. Aslında manevi bir temizlik olan abdestin maddi temizlik açısından da büyük faydaları vardır.
Gusül: Gusül, ağız ve burnun içi dahil hiç kuru yer kalmamak üzere tepeden tırnağa vücudun her tarafını yıkamaktır. Cinsel ilişkide bulunmuş olanların, adet ve lohusalık halleri sona ermiş bulunan hanımların gusül yapmaları gerekir. Ayrıca en az haftada bir defa her müslümanın yıkanması dini bir tavsiyedir. İslâm dini, temizliğe büyük bir önem vermiştir. Peygamberimiz: “Temizlik imanın yarısıdır.” buyurmuştur.
Müslümanın her şeyiyle tertemiz olması, dini görevlerindendir. Bedeninin, elbisesinin, oturup kalktığı ve ibadet ettiği yerlerin, yiyip içtiği şeylerin temiz olması gerekir.
Oruç: Niyet ederek tan yerinin ağarmaya başlamasından aksam güneş batıncaya kadar yeme içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak suretiyle tutulan orucun dinî ahlakî, sosyal ve sıhhî bir çok yararları vardır.
Oruç tutan kimse sabretme, sıkıntılara göğüs germe, açlığa susuzluğa dayanma ve nefse hakim olma melekesi kazanır. Fakirlik ve yoksulluğun ne demek olduğunu daha iyi anlar. Bunun sonucu olarak, şefkat, merhamet, başkalarına yardım etme ve insanlara faydalı olma gibi yüce duygular kazanır. Elindeki nimetlerin kadrini bilir, israftan sakınmayı öğrenir.
İnsanin manen yükselmesini sağlayan oruç, kişinin iradesini güçlendirir, başkalarına karşı, sevgi, merhamet ve yardım hislerinin gelişmesini temin eder.
Akıl sahibi ve erginlik çağına gelmiş her sağlıklı müslümanın tutmak zorunda olduğu oruç, bir aydır kamerî aylardan Ramazan ayında tutulur.
Zekat: Zekat, dinen zengin sayılan erginlik çağına gelmiş akıl sahibi müslümanların, mallarının belli bir miktarını ki genellikle % 2,5 diğer bir ifade ile kırkta birini seneden seneye fakir müslümanlara vermesidir.
Zekat, sözlükte temizlik ve artma anlamlarına gelir. Çünkü günahlardan temizlenmeye ve malın bereketlenmesine vesiledir.

İslâm, yoksula yardımı kişinin isteğine bırakmayarak zengin olan herkesin zekat vermesini zorunlu kılmıştır. Çünkü zekat, Allah’ın zenginlere ihsan ettiği malda, fakirlerin hakkıdır.
Zekat, Allah’ın rızasını kazandıran, kişinin anlayışında, malın, araç olmaktan çıkarak amaç haline gelmesini önleyen, insanda başkalarını düşünme, merhamet ve iyilik gibi güzel duyguları geliştiren ve toplumsal barışı sağlayan bir ibadettir.
Hac: İslâm’ın esaslarından biri olan Hac, hac günlerinde Kabe’yi ve etrafındaki bazı kutsal yerleri usûlüne göre ziyaret ederek buralarda yapılması gerekenleri yerine getirmektir. Gücü yeten her müslümana ömründe bir defa hac yapmak farzdır.
Hac; her yıl, dilleri, renkleri, ülkeleri, kültürleri farklı, fakat hedef ve gayeleri aynı milyonlarca müslümanın bir arada, hep birden ibadet edip Allah’a yönelmelerini, birbirleri ile tanışıp kaynaşmalarını, müslümanların dertlerini görüşüp ortak çareler üzerinde düşünmelerini sağlar.
Hac ibadeti esnasında günlük giysilerinden soyunup ihrama giren müslümanlar, zenginlikle böbürlenmemeyi, insanlar arasındaki eşitliği, ölümü ve öldükten sonra dirilişi unutmamayı fiilen yaşar ve öğrenirler.
İSLAM AHLAKI
İslâm Dini kadar güzel ahlaka önem veren bir başka din veya düşünce sistemi göstermek mümkün değildir. Peygamber Efendimiz “İslâm, güzel ahlâktır” buyurmuştur. Hz. Peygamberin güzel ahlâka teşvik eden bir çok güzel sözü vardır.
“Mü’minlerin îmanca en kamil olanı, ahlâkı en güzel olanıdır”,
“İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyamet gününde bana en yakın olanlarınız, ahlakı en güzel olanlarınızdır” hadisleri bunlardan sadece ikisidir. Kur’an-ı Kerim’de adalet, ahde vefa, affetme, alçak gönüllülük, ana-babaya itaat, sevgi, kardeşlik, barış, güvenirlilik, doğruluk, birlik, beraberlik, iyilik, ihsan, iffet, cömertlik, merhamet, müsamaha, tatlı dilli olma, güler yüzlülük, temiz kalplilik gibi güzel ahlâki hasletlere teşvik eden ve zulüm,

İlgili Yayınlar: