besmele

timthumb

– Kur’an’ın “İslam dünyaya hâkim olacak” manasına gelen müjdeleri tarih içerisinde tahakkuk etmiştir. Yüz yıllar boyu Kur’an’ın hâkimiyetindeki İslam devletleri bir anlamda dünyaya hâkim oldular. Cihanın şarkında, garbında kurdukları devletlerle ve gayri müslim devletlere de sözlerini geçirecek bir güce kavuşmuşlardır.

İslam’da yer alan bu gibi müjdelerin mutlaka fiziki olarak bütün dünyaya hâkimiyet anlamında olduğunu düşünmemek gerekir. “el-hükmü lil-ekser-hüküm çoğunluğa göredir” kaidesine göre, müslümanlar dünyada kemiyet olmasa da keyfiyetçe bir ekseriyet teşkil etmişlerdir.
– Hz. Musa’nın Firavun sarayında imanlı bir kişi olarak çıkması, Ebu Leheb’in Hz. Muhammed’in amcası olduğu halde küfürde ısrar etmesi, insanların şahsi çabalarının şu dünya imtihanında önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. İmtihan özgür iradeler doğrultusunda tahakkuk etmek zorundadır ki, adalet ilkesi zedelenmesin. İlahi adalet ölçüsü insanların kendi iradelerine bakar.

Bu açıdan denilebilir ki, “hakketmedikleri halde Allah’ın lütfuyla gerçeği bulanların az da olsa var olmaları mümkündür; ancak imanı hakkettikleri halde imanları engellenen hiç kimse yoktur.” Bu sebeple suçu biraz da kendimizde aramalıyız. Sizin anne-babanız bunun canlı birer örneğidir. Onların bu günahlarda ısrar etmeleri, -dışarıdan yapılan bir baskıdan ziyade-kendi nefsani isteklerinin bir sonucudur.

– Gayba aşina olmadığımıza göre, şu âhirzaman fitnesinin ne kadar daha devam edeceği ve İslam nurunun yeninden dünyaya ne zaman hâkim olacağını kesin olarak söylemek mümkün değildir.

Ancak şunu söyleyebiliriz ki, İslam’ın hâkimiyeti her şeyden önce Müslümanların samimiyet testlerinde başarılı olup olmamalarına bağlıdır.

Bu hususta nakledilen bir hadis rivayeti şöyledir:

Habbâb b. Eret anlatıyor: Rasûlullah (asm) Kabe’nin gölgesinde kaftanını yastık ederek dayandığı bir sırada yanına vardık. “Yâ Rasûlallah! Bizim için Allah’a duâ edemez misin? Allah’tan nusret/yardım dileyemez misin?” dedik (Kureyş müşriklerinin işkencelerinden şikâyet ettik).

Bunun üzerine Rasûlullah (asm)’ın rengi değişti ve şöyle buyurdu:

“Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler bulunmuştur ki, (zalimler tarafından) yakalanır, onun için yerde bir çukur kazılır, o kişi o çukurun içine gömülürdü. Sonra büyük bir testere getirilir, onun başı üzerine konulurdu da cesedi ikiye bölünürdü, fakat bu onu dinden döndürmezdi.

(Bir başkasına da benzer işkenceler uygulanır); demir taraklar ile etinin altındaki kemiği ve sinirleri taranırdı da, bu işkenceler o mümini dininden çevirmezdi.

(Ashabım!) Size yemin ederek söylüyorum ki, Allah bu işi (İslâm dinini), mutlaka tamamlayacaktır. Öyle ki, bir süvârî Sanâ’dan Hadramevt’e kadar (tek başına) yolculuk edecek de Allah’tan ve bir de (yolcu koyun sahibi ise) koyunlarına kurdun saldırmasından başka hiçbir şeyden korkmayacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz!” (Ahmed b. Hanbel,5/109; Buharî, Menakıbu’l-Ensar, 29)

“Yeis (ümitsizlik) mani-i her kemaldir” diyen Bediüzzaman hazretlerinin bu konuda verdiği müjdelerle ümidimizi güçlendirmeliyiz.

Baka bir hadis-i şerifte İslam ümmetinin hayat haritası beş safhada çizilmiştir. Bu safhalar ve açıklaması şöyledir:

1) İslam ümmetinin ilk merhalesi Nübüvvet devridir.

2) İkinci merhale, nübüvvet sistemindeki hilafettir. Bu da Dört raşit halife devirdir.

3) Üçüncü merhale, ısırıcı bir saltanat devri. Bunun özelliği ısırıcı olmasıdır. Bu dönem Emevi-Abbasi-Osmanlı dönemlerini ihtiva etmektedir. Az-çok, dini, vicdanları, hakkı-hukuku ısırma özelliği saltanatın genel karakteridir.

4) Dördüncü devre, son İslam kalesi olan Osmanlı devletinin tarih sahnesinden çıkması ve özellikle de hilafetin ortadan kalkmasının ardından, İslam aleminde teşekkül eden ve eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdat özellikleriyle bilinen ve baskıyla yönetimleri ele geçiren militarist, totaliter ve despot sistemlerin damgasını vurduğu dönemdir.

5) Beşinci devre, bundan sonra bu militarist ve despotların tasfiye edilmeleri sonucu ortaya çıkacak olan ve bir derece raşit hilafet devrinde olduğu gibi, insanların hak-hukukunu, insan onurunu ön planda tutan, meşru dairenin dışına çıkmamayı prensip edinen ve adaletle hükmeden bir devredir. (bk. Ahmed b. Hanbel, 4/273)

Hafız Heysemi bu hadisin sahih olduğunu bildirmiştir. (bk. Mecmau’z-Zevaid, 5/226)

Öyle ümit ediyoruz ki, bu günkü Arap baharı başta olmak üzere, İslam ülkelerinin yaşamakta oldukları kışlar bitecek, yerini, Kur’an’ın ön gördüğü baharlara terk-i mevki edecektir. Mevcut olumsuz durumlar birer doğum sancılarıdır.

Öyle zannediyoruz ki, Bedüzzaman hazretlerinin şu müjdesi önümüzdeki baharlara bir işarettir:

“Evet ümidvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada, İslâmın sadası olacaktır!..” (Sünuhat-Tuluat-İşarat, 50)

Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet

İlgili Yayınlar: