islami site

islami site

KABİR ZİYARETİ

Meşgul olduğumuz dünyevî mevzular bizi iyice ablukasına alıp kendisinde fâni kılmakta, bu yüzden de ne geçmişimizi, ne de geleceğimizi düşünme fırsatı bulamamaktayız.

Kabir ziyaretleri ise, ölümü hâtıra getirmesi cihetiyle, bu kalın gaflet perdesini yırtmakta, geçmişimize bakıp geleceğimizi düşünme fırsatı vermektedir.

Nitekim Resûlüllah Efendimiz:

“Kabirleri ziyaret ediniz. Zira kabir ziyareti, ölümü hatırlatır, düşünme fırsatı verir…” buyurmuşlardır.

İslâm âlimleri, ihlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebinin, râbıta-i mevt olduğunu söylemişlerdir. Gerçekten de ihlâsı zedeleyen ve insanı riyaya ve dünyaya sevkeden tûl-i emel olduğu gibi, riyadan nefret veren ve ihlâsı kazandıran da râbıta-i mevttir.

Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Râbıta-i mevtin faydaları pek çoktur. İnsan ancak o sâyede tûl-i emelin menşe’i olan ebedî yaşamak tevehhümünü izale edebilir, uzun emellerinden bir derece vazgeçebilir. Hadîs-i şerîfte: “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikredin…” buyurulmak suretiyle, râbıta-i mevt yapılması, ölümün düşünülmesi ders verilmektedir.

İşte kabir ziyaretlerinin en büyük gaye ve faydası, insana ölümü hatırlatması, râbıta-i mevt yapma imkânı hazırlamasıdır.

Kabir ziyareti, denize düşmüş boğulmak üzere olan bir dostuna el uzatma yardımı gibidir. Boğulmak üzere olan bir dostuna, yakınına el uzatmanın değeri ne ise, mezardakileri ziyaret edip onlara dualar okumak, hayır ve hasenatlarla yardımlarına koşmak da odur.

Bu teşbihi bizzat Resûl-i Ekrem Efendimiz yapmışlardır.

Ne gariptir ki bâzı kimseler her türlü hayır ve hasenattan mahrum kalmış ölüleri ziyaret ederken, onlara yardım niyetiyle değil, onlardan yardım görme maksadıyla ziyarete gider, ölüden menfaat ve medet bekler.

Gerçi evliya kabirlerini ziyaret ve hürmet, İslâmî bir gelenek hâlini almıştır. Ancak bu ziyaret, sırf Cenâb-ı Hak hesabına, o kabir sahibi Allah’ın makbul bir kulu olduğuna binaen âhirette şefâatçı olması temennisiyle yapılmalıdır. Ancak böyle olursa türbe ziyâreti câiz ve meşrû olur. Yoksa o kabir ve türbe sâhibini kendi kendine medet verecek bir kudret ve tasarruf sahibi olarak düşünüp âmiyane ve câhilâne takdis etmek, mezar ve türbelerine çul çabut bağlamak, mum yakmak, taşına toprağına yüz sürmek, sadece mânasız ve lüzumsuz değil, aynı zamanda şirke benzeyen haram bir tutum ve davranış mahiyeti de arzeder.

Hadîslerde bu cahilce anlayışlar men’edilmiştir.

Bilhassa kadınların bu gibi hatâlı, İslâm’a uymayan âdetleri devam ettirip kabirlerde saçlarını yolup başlarını taşlara vurdukları, niyetlerindeki dünyevî maksadları yoluna koydurmak için ölüden medet ummak gibi fitnelere sebeb oldukları içindir ki, Peygamber Efendimiz:

– Allah kabirleri ziyaret eden kadınlara lânet etmiştir… buyurmuştur.

Bu lânete müstehak kadınlar, kabir ziyaretinde gereken âdâb ve erkânı bilmeyip fitnelere sebeb olan kadınlardır.

Yoksa usûl ve kâidelerine riayet eden kadın – erkek herkes için, kabir ziyareti yapmak müstehaptır.

Ziyaret için kabristana giden kimse, önce mezarlığın girişinde kabir halkına gizlice selâm verir.

Mezardaki ölüye ziyaretçinin verdiği selâmı ölü alır ve ziyaretçinin mezarının başında oturmasıyla ölü ünsiyyet edip memnun olur.

Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır:

“Herhangi bir kişi, sağlığında tanıyıp bildiği bir kişinin mezarının yanından geçer de ona selâm verirse, mezar sâhibi onu tanır ve sevinçle selâmını alıp iade eder…”

Bu şekilde selâm verildikten sonra, ziyaret edilecek kabre doğru ilerlenir. Ziyaret edilecek merhumun kabrine ayak ucu tarafından yaklaşılır. Yüzüne veya kıbleye müteveccihen ayakta durulur veya oturulur.

Kabrin başında, Yâsîn-i şerîfi, 10 defa İhlâs sûresini, yahut da bildiği âyet ve sûreleri okumak câiz ve münasiptir.

Okunan âyetler, yapılan tevbe ve istiğfarlar hem ziyaret edilen merhuma, hem de kabir komşusu diğer mü’minlere hediye edilir. Bu şekilde hediye etmekle sevab azalmaz. Bu, tıpkı yüksek bir yerden çağırırken, sesi bir kişi ile bin kişinin duyması arasında fark olmayışı gibidir. Bir kişiye hediye etmekle bin kişiye hediye etmek arasında sevabın azalması diye bir şey söz konusu değildir. Nuranî şeyler güneş ışığı gibidir. Çok kimselerin aynı anda ışıktan istifade etmeleri az kimsenin istifadesini noksanlaştırmaz.

Ziyaret esnasında dikkat edilecek bir husus da, mezarları çiğnememektir. Mezar çiğnemek mekruhtur. Mecbur kalınmadıkça mezarların üstüne basılmaz, toprakları çiğnenmez. Şayet geçip gitmek için başka yol yoksa, merhuma Kur’an ve duâlar okunarak basılıp geçilir.

Hadîs-i şerîfte ateş üzerine basmanın, mezar üzerine basmaktan hayırlı olacağına işaret olunmuştur.

Kabir üzerindeki yeşillikler hiçbir surette yolunmaz, bil’akis çiçekler dikilir, ağaçların kurumaması te’min edilir. Kuruyan ağaçlar ise kesilebilir.

Yeşil ağaçları kesmek kat’î surette mekruhtur.

Kabirleri perşembe, yahut cuma, yahut da haftanın veya ayın muayyen günlerinde ziyaret etmelidir. Hele bayramlarda ziyaret, asla ihmâl edilmemelidir.

Muayyen günde kabir ziyaretine gitme imkânı bulamayan kimse, bu hediyeyi bulunduğu yerden de yapabilir. Geçmişleri için Yâsinler okur, hayırlar yapar, bulunduğu her yerden de mânevî hediyeler ve dualar gönderebilir. Yeter ki meşgul olduğu dünyevî mevzulara iyice dalıp geçmişini unutup geleceğini de hatırlamaz hâle gelmesin, günün birinde kendisinin de aynı âkıbete dûçâr olacağı gerçeğini unutmasın…

Ölü namına iyilik yapmak, sadakalar dağıtmak da câizdir. Ölü kendi adına yapılan iyiliklerden memnun ve müstefîd olur.

TAZİYE (BAŞSAĞLIĞI DİLEME)

Müslüman, îmandan mahrum materyalistler gibi, yalnız şahsını düşünen, sadece nefsini hatırlayan bencil bir insan değildir.

Müslüman, bütün müslümanları tek vücut, kendisini de o vücudun bir âzası kabul edecek kadar diğergâmdır. Bu sebeble bir müslümana herhangi bir belâ ve musibet gelse, kendine gelmiş gibi, onun elemini hisseder, üzüntü ve ızdırabını duyar. Bu, onun dindarlığının gereği, müslümanlığının icabıdır.

Bundan dolayıdır ki İslâm’da tâziye sünneti vardır.

Tâziye, yakını vefat eden kederli bir müslümanı ziyaret edip tesellide bulunmak, üzüntülerine ortak olmaktır.

Müslümanlar, din kardeşlerinin evlerinden cenaze çıkması hâlinde gidip ziyaret eder, geçmiş olsun’da bulunur, başsağlığı diler, onların üzüntü ve kederlerini hafifletmeye çalışırlar.

Tâziye ziyaretleri, ilk üç gün içinde yapılmalıdır. Daha sonra yapılacak ziyaretler, zamanı geçmiş tâziye ziyâretleri olarak ifade edilir.

Üç günden sonra yapılacak ziyaretlerde vefatı sık sık sohbet konusu yapıp derdi tazelemek uygun olmaz. Münasip bir lisanla bir kere tâziyede, baş sağlığı dileğinde bulunulur, sonra sohbet başka mevzulara kaydırılır.

Evinden cenaze çıkan kimseler, o üzüntü ve keder içinde yemek yapamaz, gelen giden ziyaretçilere sofra çıkaramazlar. Bunun için vefalı komşular, bir müddet için (bir hafta) buraya yemekler getirir, sofralar gönderirler. Böylece onların dertlerine ortak olduklarını fiilen göstermiş olurlar.

Vefat edenin yakınları, evleri müsait değilse, herkesin rahatça gelip gidebileceği bir yerde hazır bulunarak taziyeye imkân vermelidir.

Resûlüllah Efendimiz, hicretin 5. yılında vuku bulan Mûte gazasında şehid düşen amca oğlu Ca’fer, Zeyd bin Hârise ve Abdullah bin Revâha’nın tâziyesi için üç gün mescidde beklemiş, böylece tâziyeye gelenlere kolaylık sağlamıştır.

Ashabdan bir zat, birkaç gün mescidde görülmeyince, Resûlüllah Efendimiz sordular. Çocuğunun vefat ettiği için gelemediği haberini alınca da şöyle buyurdular:

“Ne duruyorsunuz öyleyse, kalkın, gidip kardeşimizi ziyaret edelim, tâziyede bulunalım…”

Hep birlikte gidip tâziyede bulundular.

Tâziye için gelenler, merhumun iyi taraflarından bahsetmeli, güzel hâtıralarından söz etmelidirler, kötü hâtıralara hiç girmemelidirler. Resûlüllah Efendimiz:

“Mevtânızı hayırla yâdediniz…” buyurmak suretiyle bu hususu bizlere hatırlatmıştır.

Hasta ziyaretleri olsun, tâziyeler olsun, bunlar müslümana sevab getiren, İslâm kardeşliğini kuvvetlendiren, cem’iyette tesanüd ve dayanışmayı artıran güzel âdetlerdendir. İhmâl edilmemelidir. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu konuda şöyle buyurur:

“Bir müslümanın diğer müslüman üzerindeki haklarından biri de bir musibete mâruz kaldığında tâziyede bulunmasıdır.”

OKUMA PARÇASI
KABİR AZÂBI

Kabir azâbı haktır ve sâbittir. Birçok hadîsler, insanların kabirde azâba dûçâr olacaklarını, yahut da mükâfata nâil olacaklarını bildirirler.

Tıpkı uykuda iken rü’ya gören insanın, ya çok güzel bir âlemde bulunuşu, yahut da çok sıkışık ve dar durumda kalışı gibi. Uykudaki rahat yahut sıkıntı, kabir azâbının küçük bir benzeridir.

Kabirde azâbı yahut mükâfatı ruh çeker. Cesedin çürüyüp gitmesine mukabil, ruh bâki kalır ve kıyâmete kadar da varlığında bir eksilme veya fazlalaşma olmaz.

Kabir azâbının şiddet ve dehşetini bildiren hadîsler, kerâmet sâhiplerinin keşifleriyle müşâhede ettikleri durumlar pek îkaz edicidir. Kabir azâbının en hafifi cesedin kabir içinde iki değirmen taşı arasında sıkışıp kalması ve kemiklerinin çatır çatır kırıldığını duyması gibidir, denmiştir.

Bir hadîste:

“Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut da Cehennem çukurlarından bir çukurdur” buyurulmaktadır.

Tabiî ki kabrin böyle iki şekilde tecellî edişi, insanın kendi ameliyle ilgilidir. Dünyada İslâm’a isyan etmemişse kabri Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Eğer İslâm’ı tanımamış, ahkâmıyla amel etmemişse, şübhesiz ki Cehennem çukurlarından bir çukurla karşılaşacaktır.

Osman bin Affân, bir kabristana vardığında devamlı gözyaşı döküp ağlardı. Ona bir gün:

“Sen Cennet’i de, Cehennem’i de bilen kimsesin, niçin böyle hep ağlıyorsun?” dediler. O şöyle cevab verdi:

“Benim ağlayışım, Resûlüllah’ın bir hadîsinin îkazı yüzündendir. Hz. Resûlüllah buyurdu ki: ‘Âhiret duraklarından birincisi kabirdir. Kabirde iyi bir karşılama olursa gerisi kolaydır. Eğer mezardaki karşılama kötü olur ise sonuna kadar kötü gider.’ Ben de düşünüyorum ve diyorum ki, ‘acaba benim karşılanmam nasıl olacak?'”

Hayatını İslâmî emirlere uyarak yaşayanla, İslâm’a isyan ederek yaşayan insanın kabirdeki karşılanışının ayrı olacağını bildiren hadîste şöyle buyurulmaktadır:

“Ömrünü iyilik yaparak Müslümanca yaşayarak geçiren mevtâyı kabir, annenin yavrusunu kucakladığı gibi şefkatle kucaklar, öyle içine alır. Herkese kötülük yaparak İslâm’a isyan edip günahlar işleyerek ömür geçiren günahkârı da kabir, yılanın hasmını doladığı gibi içine alır. Ona öyle görünür.”

Büyük âlim Ebû’l-Leys Semerkandî Hazretleri insanı kabir azâbından kurtaran 4 ameli şöyle anlatır:

“Kim kabir azâbından emîn olmak istiyorsa, şu 4 ameli işlemekten geri kalmasın:

1 – Namazını kılsın.

2 – Malından sadaka versin.

3 – Kur’an’dan bildiği kadarını okusun.

4 – Tenha yerlerde Allah’ı zikretsin, geçmişi ile geleceğini tefekkür ederek kendini ölüme hazırlasın.

Mahmud Moğolî, kabir azâbına dâir bir hâtırasını şöyle anlatır:

“Biz İbn-i Abbas’ın huzurunda oturuyorduk. Bir cemaat geldi ve şöyle konuştular:

“Hacca gidiyorduk, içimizden biri hastalandı, sonra da vefat etti. Biz bu arkadaşımızı Zatissafah denen mevkide mezara koymak istedik. Ancak hangi yeri kazmışsak oradan siyah bir yılan çıktığını gördük. Diğer birçok yerleri eştik, hepsinden de benzeri yılan çıktı, ne yapacağımızı şaşırdık.”

İbn-i Abbas Hazretleri onlara şu karşılığı verdi:

– Siz gidin ve kazdığınız yeni bir yere onu defnedin. Size görünen o siyah yılan, aslında bir yılan değil, bir ruhânîdir. Yılan sûretinde size görünerek, o adamın mezarda böyle karşılanacağını ifade etmek istemiş. Şunu iyi bilin ki, günahlardan kaçmayan, haramı helâlı seçmeyen insanların kabirdeki karşılanışı hep böyle olacaktır. Kabirde böyle karşılanmak istemiyorsanız, haram ile helâlı titizlikle seçin; haramdan, yılandan kaçar gibi kaçın. Haramla karşılaşınca mezardaki siyah yılanı hatırınıza getirin ve nefsinize deyin ki: ‘Ey nefis, o siyah yılanla kucaklaşmaya râzı isen bu harama el uzat, onu al. Eğer bir yılanla sarmaş dolaş olmak istemiyorsan, elini haramdan çek ve helâlla iktifa et. Zira helâl sana yeter de artar bile.”

İlgili Yayınlar: