ad
Allah, yeryüzünde ve gökyüzünde bulunan bütün nimetleri kullarına tahsis etmiştir. İnsanlar, bu nimetler karşılığında herhangi bir bedel ödemedikleri gibi, çalışmalarının karşılığı da değildir. İnsana tahsis edilen bu ilâhî nîmet ve ikrâmlar, onun “istediği gibi” tasarrufta bulunması, saçıp savurması, arzu ve isteklerine sınırsız bir şekilde kavuşması, düzeni alt üst edecek şekilde hovardaca harcaması için verilmemiştir.

Bu nimetlere kavuşurken de, bunları kullanıp istifade ederken de belirli prensipler gözetilmelidir. Unutmamalıdır ki, helâlin hesâbı, haramın da azâbı vardır. Haramlardan kaçınmak kadar, helâl nîmetleri kullanırken “israf”sınırlarına taşarak diğer bir harâma düşmekten de sakınmalıyız.

İşte fark gözetmeksizin bütün insanların istifadesine sunulmuş olan bu nîmetler, Allâh’ın iradesine ve sınırlarına uygun bir şekilde kullanıldığında her şey yerini bulmuş ve hiçbir şey israf edilmemiş olur. Ancak bu sınırlar aşıldığında, israf başlar. Zîrâ nîmetleri kullanmada haddi aşarak ilâhî ölçülere hürmetsizlik demek olan israf, Cenâb-ı Hakk’ın lutuf ve ihsânına karşı büyük bir nankörlüktür.

Başka ifadeyle ve en geniş mânâsıyla israf, insanın, Allâh’ın koyduğu sınırları aştığı her durum için söz konusudur. Ama günümüzde ve cemiyetimizde daha çok maddî alanlardaki israf öne çıkmaktadır.

İsrafın çok çeşitli şekilleri vardır:

Mânevî kıymet taşıyan îtikad, ibâdet, ilim, ahlâk, zaman ve akıl gibi hususlarda yapılan hoyratça harcamalar ve haddi aşma türünden davranışlar da yasaklanmış ve israf olarak değerlendirilmiştir. Aklî, kalbî kabiliyet ve imkânları gereği gibi kullanmayıp şerre alet ettiğimizde sahip olduğumuz, bizi biz yapan özellikleri zâyî etmiş oluruz.

İnsanın ibâdet yaparken bile israfa, dolayısıyla harama düşebileceğini göstermesi açısından aşağıdaki misâli zikredelim:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, abdest almakta olan Sa’d -radıyallâhu anh-’a uğramıştı:

“–Bu israf da ne, ey Sa’d?!” buyurdular.

Sa’d -radıyallâhu anh-:

“–Abdestte de israf olur mu?” deyince Efendimiz şu cevâbı verdiler:

“–Evet, akan bir nehir üzerinde bulunsan bile!” (İbn-i Mâce, Tahâret, 48)

Demek ki, abdest gibi, namaza hazırlık için şart olan bir ibadetin îfâsında bile gereğinden fazla su kullanmak, büyük bir hata olarak görülmüştür.

Eğer akıp gitmekte olan, yani biz kullanmasak bile zaten akacak bir nehirden “ihtiyaç fazlası su” kullandığımızda israf oluyorsa, günümüzde insanlara zaten kıt kanaat yetecek olan yiyecek, içecek, kıyafet vb. sahalarda ölçüsüzce harcama yapmanın vebâli nasıl hesaplanır? Bu hadîs-i şerîfte müslümana, bir ahlâk ve alışkanlık kazandırılmak istenmektedir. Sonsuz sayılabilecek imkâna da sahip olsan, gereğinden fazlasını kullanmayı (israfı) alışkanlık hâline getirme!.. Çünkü israfın hiçbir çeşidinde hayır yoktur!..

İsrafın bir çeşidi de “zaman” ve “sağlık” israfıdır. İnsanlar, genellikle bu iki nimeti de kolay ele geçirdikleri için kıymetini bilmekten âcizdirler. Peygamber Efendimiz, bu hakikati veciz bir şekilde şöyle dile getirmiştir: “İki nîmet vardır ki, insanların çoğu bu nîmetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.” (Buhârî, Rikak, 1)

Dünya hayatını değerlendirmenin önemi hakkında Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri şöyle demiştir:

“Dünyânın bir günü, âhiretin bin yılından hayırlıdır. Zîrâ kazanç ve kayıp keyfiyetleri bu dünyâya âittir. Âhirette artık kazanmak veya kaybetmek yoktur.”

Ömrü boş geçirmek bir israftır, faydasız ilimle meşgul olmak ve ilmi, menfaatlerine âlet etmek sûretiyle yanlış yerlerde kullanmak da büyük bir israftır. İlimlerin en fazîletlisi “mârifetullâh”tır. Yâni Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilmektir. İnsanların meşgul olduğu ilimler, genel itibariyle insanı Allâh’a yaklaştırıyor ise, faydalıdır; Cenâb-ı Hak’tan uzaklaşmasına sebep oluyor ise, faydasız veya zararlı ilim hâline dönüşmüş demektir. Bu­nun için Allah Rasûlü -sallâllâhu aley­hi ve sel­lem-, Allah Teâlâ’dan ilim taleb ederken dâimâ:

“Yâ Rab­bî! Sen’­den ilm-i nâ­fî (fay­da­lı ilim) is­ti­yo­rum! Fay­da­sız ilim­den Sa­na sığınırım!..”(Müs­lim, Zi­kir, 73) şeklinde ni­yâz ey­le­miş­tir.

Bunların dışında, ahlâkta, tefekkürde, maîşet temini ve infakta ve daha pek çok nimette israf olabilir. Fakat değişmeyen bir gerçek vardır ki, o da nimetin hakkı verilmediği zaman veya o nimete gereğinden fazla ehemmiyet verince onu israf etmiş oluruz. Bu bütün duygu ve düşüncelerimiz için de geçerlidir. Meselâ sevmek, insana verilen büyük bir hazinedir. İnsan, Allâh’a, Rasûlü’ne ve O’nların sevdiklerine bu sevgisini yönlendirirse “sevgi duygusu”nun hakkını vermiş olur. Ancak bunlara vermesi gereken sevgisini, başka varlıklara, hattâ kötülük kaynağı olan insan veya eşyalara kaydırırsa bu güzel mevhibe-i ilâhiyeyi zâyî etmiş, israf etmiş olur. Aynı şekilde, meselâ, bir peygamber veya veliye duyması gereken sevgide aşırı gittiğinde de yine o sevgiyi israf etmiş demektir ki, kul, iyi niyetli de olsa, Allah korusun, böyle bir noktada itikâdî sapmalara da kayabilir. Bu yüzden her türlü nimeti, gerektiği kadar ve yerli yerince kullanmak îcab eder. Dinimiz, îtidal, yani denge dinidir. Bu ölçüyü kaçıracak, dengeyi bozacak her şey merduttur. Tekrar etmek gerekirse, israfta hayır yoktur.

Hayırda İsraf Yoktur

Allah, kullarına vermiş olduğu nimetleri, canlarını ve mallarını kendi yolunda kullanmalarını emretmiştir. İnsanların, kendisinin onlara ihsan ettiği gibi, diğer mahlûkâtı koruyup gözetmesini, onlara ihsan ve ikramda bulunmasını, şefkat ve merhamet kanatlarını germesini istemiştir. Peki, bu ne nisbette olacaktır?

Hayır ve iyiliklerin bir ölçüsü yoktur. Dünya, âhireti kazanma mekânıdır. Her insanın önüne çıkan hayır ve iyilik yapma imkân ve fırsatları farklı farklıdır. İnsanların kabiliyet, güç ve imkânları da farklılık arz eder. Dolayısıyla herkes kendi sahip olduğu imkân ve kabiliyetler çerçevesinde sâlih ameller ve hayırlı işler yapmaya çalışmalıdır.

“İnfak” denilen, sahip olunan şeylerin Allah uğrunda fedâ edilmesi, bazen mal ve servetle olur, bazen zaman ve bedenî güçle, bazen de canla… İnsan, Allâh’ın kendisine emânet olarak vermiş olduğu her şeyi, O’nun uğrunda seferber edebildiği ölçüde gayret göstermeli, Peygamber Efendimizin ifadesiyle “hayırlara doymamalı”dır.

Allah Rasûlü- sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Mü’min, sonu Cennet oluncaya kadar hayır işlemekten aslâ doymaz.” (Tirmizî, İlim, 19)

Fakat bunu yaparken dünya hayatının gerçeklerini, yani maslahatı ve itidali kaçırmamalıdır. Bunu bir misalle açıklayacak olursak, Tebük Seferi esnasında Peygamberimiz, ashâbına bu savaş için kimin elinde ne varsa, infak edebildiği kadar etmesini tavsiye etmişti. Ashâb-ı kirâmın her biri, gücü yettiğince seferber oldu. Hazret-i Ebûbekir, sahip olduğu her şeyi Allah Rasûlü’nün ayakları altına koyduğunda, ona geride ne bıraktığını sordu. Hazret-i Ebûbekir:

“-Allah ve Rasûlü’nü!..” buyurdu.

Bunu o kadar içten ve minnetsiz ifade ettiler ki, Peygamberimiz onun getirdiği malın hepsini kabul etti. Aynı şeyi Hazret-i Ömer yapmak istediğinde ise, onun malının sadece yarısını kabul etti ve gerisini “âilesine” ayırmasını emretti.

Bu misalde olduğu gibi, herkes, her zaman yapmış olduğu infakta Hazret-i Ebûbekir misâli bir gönle sahip olmayabilir. O ân büyük bir heyecan ile fedakârlık yaparken sonra büyük bir pişmanlık ve üzüntü yaşayabilir. Bu yüzden hayatın tabiî dengelerini gözetmeli, fakat bunun dışında gücümüzün yettiği kadar hayır ve güzelliklerde yarışmalıyız.

Bir insan, günah ve israf olan bir şeye bir kuruş harcamış olsa, haram işlemiş, hata yapmış olur. Başka bir insan da hayır olan bir mevzuda milyonlar, milyarlar harcamış olsa, bunda da israf yoktur, sevap kazanmış olur. Kısacası mühim olan, her şeyi yerli yerinde kullanmak, hayatımızdan israfı silip atmaktır. Çünkü “İsrâf edenler şeytanların arkadaşlarıdır.” (el-İsrâ, 27)

İlgili Yayınlar: