İnsanların, duygu ve düşüncelerine saygılı kalınarak “insan oldukları” asgarî müşterekinden hareketle, kendi konumlarında kabul edilmeleri şarttır. Bu, aynı zamanda İslam’ın öngördüğü bir anlayıştır. İslâm’ın gayrimüslimler konusundaki tutumunu, en bariz bir şekilde gösteren tablolardan birini İmam Serahsî ortaya koymaktadır. Abbasi Devleti’nin ihtişam döneminde adliye teşkilâtının başı Kâdi’l-kudat İmam Ebû Yusuf’tur. O, ölüm döşeğinde Rabb’ine yönelip şöyle […] İnsanların, duygu ve düşüncelerine saygılı kalınarak “insan oldukları” asgarî müşterekinden hareketle, kendi konumlarında kabul edilmeleri şarttır. Bu, aynı zamanda İslam’ın öngördüğü bir anlayıştır.

İslâm’ın gayrimüslimler konusundaki tutumunu, en bariz bir şekilde gösteren tablolardan birini İmam Serahsî ortaya koymaktadır. Abbasi Devleti’nin ihtişam döneminde adliye teşkilâtının başı Kâdi’l-kudat İmam Ebû Yusuf’tur. O, ölüm döşeğinde Rabb’ine yönelip şöyle niyaz etmişti: “Ya Rabbi! Sen pek iyi biliyorsun ki ben, karşımda duruşmaya gelen taraflar arasında adaletsiz davranmadım, dâima âdil oldum. Bildiğim kadarıyla âdil olmadığım bir tek hâdise olmuştu. Bundan dolayı kusurumu affeyle ya Rabbi!” Yanındakiler: “O, hangi hâdise idi, söyler misin?” diye sorunca, o, şunları anlattı: “Bir Hristiyan, Emîrü’l-müminîn (halife) aleyhinde şikayette bulunup dava açmıştı. Duruşmaya önce gelen halife, az yüksek yere oturmuştu. Daha sonra gelen davacı Hristiyan ona göre hafifçe alçak yerde durdu. Halifeden yerini değiştirip onunla aynı seviyeye gelmesini isteyemedim. Bununla beraber Hristiyanı imkân nispetinde duruşma minderine yükseltmeye çalıştım. Ama yine de ikisini eşit seviyeye getiremeden tarafları dinledim. İşte irtikâb ettiğim zulüm bu idi.” Hâdiseyi nakleden Serahsî’nin değerlendirmesi oldukça enteresan: “Şunu bilmek gerekir ki –şu hadîs-i şerîften ötürü- kadı’nın bu hususa ciddi olarak ihtimam göstermesi gerekir: ‘Soylu aileye mensup olan, senin kendisini kayıracağından umutlanmasın. Güçsüz olan da senin, kendisine haksızlık edeceğinden endişe duymasın.’ Soylu kimse öne alınırsa, hâkimin kayırmasından umutlanır, böylece güçsüz hasmının kalbi kırılır ve haksızlığa maruz kalmaktan endişe eder.”1

Bu tablo karşısında biraz durup düşünelim: Sıradan bir Hristiyan vatandaş, neticesinden hiç endişe duymaksızın Müslüman devlet başkanı aleyhinde şikâyetçi olup dava açabiliyor. Muhteşem Abbasi İmparatorluğu’nun Hâkimler Kurulu’nun başkanı da, Hanefî mezhebinin, İmam-ı A’zam’dan sonraki ikinci müçtehidi İmam Ebû Yusuf. Hâkim, duruşma esnasında tarafları aynı hizaya getirmeksizin dinlemiş. Buna sebep de halifeye bulunduğu yerden ayrılıp davacının yanında durmasını istemekten utanması olmuş. Bu, mazur görülebilecek önemsiz bir hata sayılabilir. Fakat hâkim bunu hiç unutmamış, öyle ki uzun adlî görevinde yaptığı başlıca hata kabul edip bundan dolayı Allah’tan af dilemiş. Diğer taraftan Serahsî’nin tutumu da dikkat çekici. Bu işi önemsiz görme yerine titizlenip şöyle yorumluyor: “Gerçekten bu, hâkimin ihtimam göstermesi gerekli bir iştir.” Şunu da unutmayalım ki bu hâdise, edebî bir eserde veya menâkıb kitabında nakledilmiyor. Hanefî fıkhının en önemli bir hukuk kaynağında yer alıyor. Bu da duruma özel bir önem kazandırıyor. Şöyle diyebiliriz: Bu hâdise, İslâm’ın gayrimüslimlere karşı müsamahalı tutumunun ne olduğunu tek başına göstermeye yeterlidir.

Muamelelerde yumuşak davranma, bir karşılık beklemeksizin iyilik etme demek olan “müsamaha”, İslâm’da sadece bir söz veya slogan olmanın çok ötesinde bir kavramdır. Dinin bir hükmüdür, İlâhî vahiyle sabittir ve bu İlâhî vahyi açıklayan Peygamber beyânıdır. Bu vecîbe Asr-ı Saadet’te, dört halife döneminde, hattâ günümüze kadar uzanan 14 asırlık İslâm medeniyeti döneminde somutlaşmıştır. Çünkü bu müsamaha, ebedî ve evrensel olan İslâm’ın semeresidir.
Kur’ân müsamahayı; İslâm’ın hayat, kâinat ve insan anlayışına bina eder. Birlik, yalnız Allah’ın sıfatıdır. Yaratıklarda ise çokluk, çeşitlilik ve farklılık bulunmaktadır. Müsamahayı gerçekleştiren bu tutumun İslâm mantığındaki dayanağı, adaletin farz olmasıdır. Kur’ân, Allah’ı “Rabbü’l-âlemîn, bütün insanların Rabbi”2 olarak niteler. Bu adaletin neticelerinden biri olarak İslâm, bütün insanlıktaki nübüvvet mirasına sahip çıkar.

Peygamberlere tâbi olanların doğrularını ikrar eder, onlara ârız olan yanlışları düzeltir veya bazı yeni hükümler ilâve eder.3

Az önce değindiğimiz üzere bu âdil ve müsamahalı tutum, İslâm tarihinin başlangıç dönemine mahsus olmayıp daha sonraki devletlerce de uygulanmıştır. Osmanlı siyasetinde ta başlangıçtan beri şu çizginin takip edildiğini görürüz: Diğer beylikler birbirleri ile rekabet ve mücadele ederken onlar bu iç çekişmeyi bırakıp hep Bizans köylerine yönelmiş, oraları peş peşe topraklarına katmışlardır. Fakat hükümleri altına aldıkları ahâliyi sadece silâh gücü ile yönetme yerine, o gayrimüslim ahâli ile, adaleti ve müsamahayı esas alan iyi münasebetler geliştirmişlerdir. Bu siyasetin neticesi olarak, Orhan Bey’in (ö.1362) 1326 yılında Bursa’yı sulh yolu ile fethettiğini görüyoruz .4

Tarihçiler netice itibariyle şunu derler: Osmanlı Devleti’nin, Anadolu’da ve Balkanlarda topraklarını genişletmesinin, askerî sebeplerle beraber ahlakî ve sosyal sebepleri de vardır. Çünkü ahâlisi çeşitli etnik unsurlardan, dilleri ve dinleri farklı topluluklardan oluşan bir halkı, sadece askerî sebepler bir arada tutamaz.5 Bu hükmü teyit için, Fatih Sultan Mehmed’in 857 (Milâdî 1453) Cümâde’l-ûlâ ayı hitâmında, fetihten hemen sonra gayrimüslimler hakkındaki fermanını sadeleştirerek nakledelim:

1. Onlara din hürriyeti veriyorum, dinî tören ve âdetlerini daha önce uyguladıkları şekilde icrâ etmede serbest bırakıyorum.
2. Onların malları, zahîreleri, dükkânları, bahçeleri, çiftlikleri ve bütün malları dokunulmazdır. Keza kadınları, hizmetçileri, köleleri, cariyeleri de dokunulmazdır.
3. Onlar tarlalarını istedikleri tarzda ekebilecek, hiçbir sınırlama olmaksızın karada ve denizde seyahat edebileceklerdir.
4. Onlar belirlenen yıllık Haraç vergisini verecekler, biz de onların güvenliklerini ve mallarını korumayı garanti edeceğiz.
5. İbadet ve âyinlerini istedikleri tarzda yapabilecek, kutsal kitaplarını okuyabileceklerdir. Çan çalmayacaklardır. Biz, onların kiliselerini cami hâline getirmeyeceğiz, onlar da yeni kiliseler bina etmeyeceklerdir.
6. Zimmî vatandaşların tüccarları karada ve denizde ticaret yapabilirler. Onlar örfe göre gümrük vergisi öderler ve hiçbir müdahaleye maruz kalmazlar.
7. Biz, zimmîlerin çocuklarını askere almayız, kendi rızası olmadıkça onlardan hiçbir şahsı İslâm’a girmeye zorlamayız.
8. Onların kendi işlerini ve menfaatlerini takip edecek cemaat başkanlarını seçme hakları vardır.
9. Onlar angaryaya maruz bırakılmayacaklardır (yani ücreti verilmeden iş yapmaya zorlanmayacaklar).6

Osmanlı Devleti gayrimüslimlere şu hadîs-i şerîfin hükmünü uygulamıştır: “Biz Müslümanların sahip olduğu haklara onlar da sahiptir. Biz Müslümanların yükümlü oldukları görevlerle onlar da yükümlüdür.” (lehüm mâ lenâ ve aleyhim mâ aleynâ).
O asırlarda Avrupa’ya göz atalım ve bu özgürlüklerden hangilerini bulacağımıza bakalım. Bu konuda -içeriden bir uzman olarak- Bernard Lewis’in tespitini nakletmemiz yeterli bir fikir verecektir. 1990’lı yılların başında Türkiye’ye geldiğinde TRT muhabiri kendisiyle bir Tv röportajı gerçekleştirmiş ve ona şöyle bir soru sormuştu: 16, 17, 18 ve 19. asırlarda Osmanlı Devleti içinde seyahat eden, onlar hakkında seyahatnameler yazan birçok yazar var. Buna mukabil Türklerden Avrupa ülkelerini gezen seyyahlar bilmiyoruz. B. Lewis özetle şu cevabı verdi: “O asırlarda Avrupalıların Osmanlı topraklarında gezmelerine mâni bir durum yoktu. Çünkü devlet; hukuk ve kanun devleti idi. Avrupalılar müste’men olarak girebiliyor, her tarafta gezebiliyor, ticaret yapabiliyorlardı. Her din ve mezhepten olan seyyah kendi inancında olan topluluk ve mabedini, kendi dilini konuşan grubunu bulabiliyordu. Gurbet ve yabancılık hissetmiyorlardı. Ama bir Müslüman, o asırlarda canından vazgeçmeksizin herhangi bir Avrupa ülkesine girmeye cesaret edemezdi. Avrupa’da bağnazlık pek şiddetli idi.”

Gibbons’un dediği gibi Osmanlı, temel insan hakları, özellikle de din hürriyeti konusunda öncü bir devlet olmuştu. “Din hürriyetini, ülke nizamının temel taşı kabul etme prensibinde Osmanlı Devleti’nin ilk sırada yer aldığına hiç kimse itiraz edemez.”7

Eski asırlardaki Avrupa’yı bir tarafa bırakalım; 19. ve 20. Asır Avrupa’sına, meselâ hürriyet ve demokrasinin beşiği olduğunu iddia eden Fransa’ya bakalım. Hürriyet dönemi Fransa’sı devrimden kırk yıl sonra, 1830’da Cezayir’i istilâ edip 1962’ye kadar 132 yıl bu istilâsını devam ettirdi. Bu uzun dönem boyunca Cezayirlilere hangi hakları verdi? Bu dönemde Cezayirli bir tek bakan var mı? Ondan da geçtik, parlamentoda bir tek milletvekili oldu mu? Asla böyle bir şey olmadı. Osmanlı Devleti’ne bakacak olursak, bakan ve milletvekili olarak elli kadar isim görebiliriz. Sadece bu mukayese, her şeyi bize açıkça göstermeye kâfidir.

Birlikte yaşama tecrübesinin güzel örneklerinin uzak mâzide yaşanıp kaldığı zannedilmemelidir. Yirminci asrın başından da çarpıcı bir örnek verelim. Mardin’de yaşayan Şeyh Fethullah Hâmidi, o yörede yaşayan Süryanîleri toplu bir ölümden kurtarmaya vesile olmuştur. Bu âlim, Hz. Hüseyin (r.a) vasıtasıyla Hz. Peygamber’in (aleyhisselâm) torunlarındandır.8 Birinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Anadolu’da Taşnak ve Hınçak gibi Ermenî örgütleri işgalci Ruslarla işbirliği yapıp bölgede çok yerde Müslüman katliamı gerçekleştirmesi üzerine devletin ittihatçı hükümeti, 1915 yılında İstanbul dışındaki bütün Ermenilere tehcîr (sürgün) kararını uygulamaya başladı. Süryanîlerin devlet aleyhinde bir tutumları olmamıştı. Fakat onların da Hristiyan olmaları sebebiyle Mardin yöresindeki yöneticiler bu kararı Süryanîlere de uygulamaya giriştiler. Savaş hâlinin kaos ortamında birtakım olumsuz davranışlar, güven bunalımı, öldürme ve gasp hâdiseleri meydana geldi. Midyat yöresindeki Süryanîler silâhlanıp Aynverd (Gülgöze) köyünde toplandılar. Devletin askeri, Süryanîlerden silâhlarını teslim etmelerini şart koştu. Onlar ise askere güvenmediklerinden teslim olmayıp çatışma vaziyetinde beklediler. Fethullah Hâmidi fetva yayımlayarak Süryanîlerin canlarına, mallarına, namuslarına dokunmanın haram olduğunu ifade etti. Fethullah Hâmidi Hocaefendi Diyarbakır’a geçerek devlet yetkilileri ile görüşmeler yapıp Süryanîler için teminat sağladı. Üç ay kadar süren bu temaslardan ve gergin bekleyişten sonra Süryanîler silâh bırakıp evlerine, iş yerlerine döndüler.9 Süryanîler onun kendileri lehindeki cansiperane duruşunu ve fedakârlıklarını unutmadılar. Mardin Deyruzzaferan Patrikhanesi’nde kendi patriklerinin yanında onun fotoğrafını da asarak kadirşinaslıklarını ebedîleştirdiler.

Osmanlı torunlarının bir kısmı, her topluluğun kendi konumlarını koruma şartıyla, birlikte yaşama telakkisini zamanımızda da devam ettirmektedir. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin temsil ettiği hizmet hareketinin bu alanda birçok büyük faaliyeti bulunmaktadır. Bu hareket, bir taraftan Türkiye içinde İslamî eğitim alma imkânı bulamadığı için İslâm’a ve Müslümanlara soğuk duran kültürlü insanlarla, diğer taraftan gayrimüslimlerle diyalog çalışmalarını sürdürmektedir. 2001 yılından beri hizmet hareketinin eğitime, ortak insanî değerlere ve barışa katkıları, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, Hollanda, Avustralya, Yemen, Fas, Mısır, Endonezya gibi ülkelerde yapılan ilmî toplantılarda değerlendirilmiş ve bu konuda geniş bir literatür oluşmuştur.

Dipnotlar
1. Serahsi, el-Mebsut, Edebu’l-kadi babı, İstanbul, Çağrı Yayınevi, 1403/1983, cilt 16, s.61.
2. Fatiha 1/2.
3. Mâide 5/48; Âl-i İmran 3/3-4; A’râf 7/157-158.
4. Mehmet Neşri, I,67; Ahmet Akgündüz, s.430; E. İhsanoğlu, II, 422.
5. Bilal Eryılmaz, s. 24.
6. A. Akgündüz, s.430; E. İhsanoğlu, II, 422-423.
7. V.V. Hammer, Osmanlı Tarihi, XV, 350’den naklen Yılmaz Öztuna, II, 144.
8. M.Sadık Hâmidi, Mardini Eş-Şeyh Es-Seyyid Hamid Evlad ve Torunları, s. 35, İstanbul, 2002.
9. M.Sadık Hâmidi, Mardini Eş-Şeyh Es-Seyyid Hamid Evlad ve Torunları, İstanbul, 2002, s.35

İlgili Yayınlar: