besmele

12-sav

Harb-i Umumiden Sulh-u Umumiye
İslam hukukunun en gelişmiş kollarından birisi ibadât fıkhıdır. Muamelat hukuku da nisbeten gelişmiştir. Ama siyasi hukuk bunların gerisinde kalmıştır. Yine de Batı siyasi hukukçularıyla İslam siyasi hukukçularını birikim ve müktesebat ve ürün noktasında karşılaştırmak mümkündür. İslam siyasi hukukçularının yer yer onları geçtikleri de bir vakıadır. Ama bu hususta yazılan müellefatın hepsi su yüzüne çıkamamıştır. Sözgelimi ünlü İslam siyasi hukuk uzmanı Maverdi’nin müellefatının ekserisi tarihin yıkıntıları arasında ve perdeleri gerisinde kalmıştır. Sadece çok az bir kısmı bize malolmuş veya yayınlanmıştır. Bu eserler yeni nesillerin himmet ve gayretini beklemektedir. Bu saha da umumen büyük himmet ve gayret beklemektedir. Bununla birlikte, medeniyet sahasında gerilemenin üst yapı ve siyasetle de birebir alakası vardır. Bir alandaki gerileme, zamanla umum sahaya yayılmakta ve önü alınamamaktadır. Her sahaya sirayet etmektedir. Muhtelif nedenlerden dolayı, İslam hukukunun siyasi fıkhı beklenilen seviyede gelişme kaydedememiştir. Bunda pratik uygulamaların büyük yansımaları olmuştur.
Sultanların Siyasi Fıkhı: İstibdat
Bediüzzaman ve Ebu’l kelam Azad gibi günümüz müceddit ve İslam düşünürleri, Asr-ı Saadetteki siyasi modeli, cumhuriyet modeli olarak tanımlamışlardır. Hilafetin saltanata dönüşmesiyle birlikte bu alanda gerileme olmuş, İslam’ın çevre modellere üstünlüğü zamanla kaybolmuş ve o günün umumi siyasi çevresiyle uyum sağlamıştır. Bu itibarla, siyasi fıkıh da öncülüğünü kaybetmiş ve sultanların mihverinde deveran eden bir fıkıh kolu haline gelmiştir. Bu da istibdadı doğurmuş ve İslam alemini zamanla siyasi krize düçar etmiştir. Otorite krizi, beraberinde sistem krizini getirmiştir. Bu nizamsızlığın veya siyasi kaosun -en azından keyfiliğin- bir sonucu, mütegallibe zihniyeti almış başını gitmiş; kökleşmiş ve yayılmıştır. Bu da bugün, Afganistan ve Irak gibi ülkelerde gördüğümüz manzaraları ve nice facialara doğurmuştur. Korkunç gelişme ve değişim ve bunun getirdiği modernizmin egemenliği, siyasi krizi daha da derinleştirmiştir. Modern dünya ile arkaik ve eskinin mirası sistemler arasındaki açı giderek daralacağı yerde artmıştır. Modernizmle beslenen sistemler karşısında daha da zayıfladığından ötürü, sömürgeciliğe de teşne olmuş ve iştahını kabartmıştır. Ünlü Müslüman sosyolog Malik bin Nebi bu durumu kendi kavramıyla izah eder: “Kabiliyetü’l hezime”, yani hezimet ve yenilgi kabiliyeti. Gassan Tuveyni gibiler de aynı bağlamda istibdadı, sömürgeciliğin biraderi ve davetkârı olarak görmüşlerdir. Bu itibarla, İslam dünyasının siyasi krizi daha tehlikeli bir hal almıştır. Bu siyasi kriz, İslam aleminin topyekün zaafiyetine dönüşmüştür. Bunun neticesinde İslam aleminin diyarları harap, beldeleri zayii olmuştur; Filistin, Afganistan vesaire gibi.1 Müslümanlar siyasi sistemlerini yenileyemedikleri için yeniden çökme eşiğine gelmişlerdir. Newsweek, Le Monde ve As Safir gibi mevkuteler Osmanlı’nın çöküşünden sonra İslam aleminin en zor dönemini yaşadığına parmak basmışlardır. Petrol gibi imkânlara rağmen İslam alemi, bütün asırların en zor dönemini yaşamaktadır. Arap alemi Filistin meselesi ve uzantılarıyla alakalı 1973-74 yılında petrolü Batı’ya karşı silah olarak kullanırken, bugün bu silahı eline geçiren ABD, aynı silahla Arapları ve OPEC’i vurmaya çalışmaktadır. Zayıf yönetimlerin elindeki imkânlar ve potansiyeller zayii olup gitmektedir. Elbette bu piramidi tersine çevirmemiz gerektiği anlamına gelmez. Yeniden ayağa kalkmak için sosyal altyapıya gerekli ihtimamı göstermek zorundayız.
Yeni Bir Cihad Tanımı İhtiyacı
Bu fıkhi alan, Asr-ı Saadette eşsiz ve bedii ve asimetrik bir yön olmasına rağmen zamanla gelişmelerin gerisinde kalmıştır. Fiili uygulamaların paralelinde gittiğinden dolayı, fiili iktidar yapıları gibi bir nebze kadük kalmıştır. Bu alanda yeterli içtihad yapılamamış ve özgün ve asil bir sistem geliştirilememiştir; iktidar sahiplerinin azli veya iktidarlarının belirli dönemlerle sınırlı kalması gibi. İslam hukukuna göre, bu gibi sınırlamalarda bir beis olmamasına rağmen bu tarz tatbikat ve modeller pek önplana çıkamamıştır. Bu itibarla, siyasi fıkıh yeterince inkişaf edememiştir. Halbuki, inkişafa açıktır. Şura prensibi dahi önünü sonsuza kadar açmaya muktedirdir. Ne var ki, nasıl ihtiyaç insanın en büyük üstadı ve bir kaide-i külliye ise, aynı şekilde marifetin iltifata tabi olması ve müşterisiz metaın zayi olması da bir diğer kaide-i külliye ve değişmez sosyal bir kanundur. Şarkta devlete bağlılık geliştiğinden dolayı ferdiyetçilik gelişmemiştir. Fertler bunun sonucunda siyasi haklarını kazanamamışlardır. Eskilerin bıraktığı bazı tortular ve yanlış yorumlama ve anlamalar nedeniyle bazı kavramlar üzerinde birikmiş tozların silinmesi gerekiyor. Sözgelimi bugün cihad gibi kavramların efradına cami ve ağyarına mani yeni yorumları yapılmalıdır. Kavramlara getirilen eski yorumların bugün tedavülü, kurulu düzen veya mevcut sistemler tarafından engellenmekte ve reddedilmektedir. Lakin yerine yenisini de koyamamaktadır. Bu da inançlı kesimlerle rejimler arasındaki uyumsuzluğu derinleştirmektedir.
Bu, meselenin ifrat ve tefrit boyutlarından birisidir. Dolayısıyla bundan dolayı Mısır’da ismi Sedat’ın katline karışanlardan Abdusselam Ferec ümmet hayatında cihadın yokluğunu kastederek, “el Farizatü’l gaibe/Kayıp Fariza” adı altında eserler yazabilmektedirler. Cihad ve benzeri kavramlarla ilgili eski tanımların üzeri örtülürken, yeni tanımlara da yeterince imkan verilmiyor veya tanımlar bir şekilde maniple ediliyor. Bu da yorumların ve dolayısıyla toplumun sağlıklı bir zemine oturmasına mani olmaktadır.
Bütün bu eksikliklere rağmen, İslam tarihinin enginliği ve vüs’ati, içinden sağlıklı siyasi modeller çıkarmaya elverişlidir. Keza en büyük müfessir olan zaman da bizlere bu konularda aydınlatacak ve yardımcı olacaktır. Haramı helal kılmayan veya helali de haram kılmayan Batının bu sahadaki çözümlerinden ve tecrübelerinden de yararlanma imkanımız vardır…*
Harb-i Umumilerden Müebbet Sulha
Müebbet sulh veya kalıcı barış özlemi tarih boyunca; savaş ve kargaşalar arasında insanlığın ortak özlemine dönüşmüştür. Savaş, barış ihtiyacı için insanlara yol göstermiştir. Oysa ki, kalıcı savaşlar kalıcı barışların yerini almış ve daima onu tahtından indirmiştir. Bu fasit daire bozulamaz mı? Elbette bozulabilir! Yeis mani-i her kemaldir. Umumi barış özlemi zaman zaman küllense de sürekli olarak canlı kalmıştır. Bu özlemi en iyi ve yoğun bir şekilde terennüm edenlerden birisi de Alman filozofu Kant’tır. Müebbet sulhu ve kalıcı barışı, insanlığın ortak bir derdi olarak terennüm etmiştir. Müebbet sulh veya sulh-u umumi Farabi’nin “erdemli şehir/el medinetü’l fadila”sı gibi ütopya olarak görülebilir. Ama komünizm gibi nice ütopya olarak görülen fikirler, önce umumi cereyan haline gelmiş, ardından da tatbikat mevkiini ihraz etmiştir. Sulh-u umumi ütopya değil, bilakis gelecekte vaki olabilecek bir hakikatin çekirdeği hükmündedir. Kuvveden fiile çıkmayı bekleyen bir potansiyel güçtür. Bugün hayal bile addedilse böyle bir emelimiz olmayacak mı, olmamalı mı?**
“Bellumomnium Contra Omnis”
Latinlerin dediği gibi, bugün herkesin herkesle kavgalı olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Maalesef 11 Eylül saldırısı dünyada kaotik ve bilinmezlerle dolu bir ortam vücuda getirmiştir. Kolektif güven anlayışını zedelemiş ve İkinci Dünya Savaşı sonrasının eseri uluslararası kurum ve kuruluşları tarumar etmiştir. Eski düzen kuvvetli bir şekilde sarsılmıştır. Şimdi eski düzenin küllerinden yepyeni bir sistem doğacaktır. Bunun barış düzeni olması için gayret sarfetmeliyiz. Ve bu kaosun en çok isabet ettiği bölge de İslam coğrafyasıdır. Bütün Dünya İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenle yoluna devam ederken, İslam dünyası Birinci Dünya Savaşı’nın geriye bıraktığı köhnemiş mirasla yoluna devam etmekte idi. Ama görülen o ki, bunun da sonuna gelinmiştir. Ya, yeni düzeni Müslümanlar dünya ile elbirliğiyle kuracaklar ya da ABD-İsrail ekseninin kurduğu ve dayattığı düzeni kerhen kabul edecekler. Dolayısıyla İslam dünyasının zati inisiyatiflere ihtiyacı var. Böyle bir inisiyatifsizlikten yoksun olmak, İsrail’in cesaretini ve Amerikalıların da iştahını kabartmıştır. Sırasıyla Somali, Afganistan ve Irak’ta kaos ve yağma yaşandı. Bu ülkelerin kaosa düşüşüyle birlikte kargaşa ve düzensizlik baş gösterdi. ABD ise kendisine göre, düzensizlikten bir düzen çıkarmaya çalışmaktadır. Bunun için bilerek kaos ortamı meydana getirdiği de ileri sürülmektedir. Bu ise sulh-u umumi ihtiyacını, evleviyetle de İslam alemi merkez olmak üzere beraberinde getirmektedir.
İslam Siyasi Hukukunda Aslolan Barış mı, Savaş mı?
İslam hukukunda yasaklar birer istisnadır. İslam hukuku deyimiyle ifade etmek gerekirse; aslolan hürmet (haram) değil, ibahadır (helal). Keza milletlerarası veya devletlerarası hukukta da aslolan savaş hali değil, barış halidir. Değerli hukukçu Vehbe Zuheyli İslam milletler hukukunda yüzyıllar boyu süren bir yanlışa parmak basmış ve bunu tashih etmiştir. Bu yanlış da eski hukukçulara göre uluslararası ilişkilerde aslolan barış değil, savaş statüsüdür. Hudeybiye Anlaşmasını esas alan Müslümanlar hasım güçlerle barış akdini 10 yılla sınırlandırmışlardır. Onlara göre, milletlerarası hukukta temel ve ana umde ve prensip, barış değil, savaştır. Halbuki bu tesbit, yanlıştır. Aslolan, barıştır. Savaş yasaksavma kabilinden bir istisnadır. Savaş, def-i şer kabilinden istisnai bir durumdur. Genelleştirilemez. Genelleştirilmesi gereken ise aksine barış halidir. Bugün çok anılan ve aranan Osmanlı barışı da bütün mahzurlarına rağmen bu anlayışın bir meyvesidir. Savaşın amacı da, galebe çalmak veya mücerret cihangirlik davası değildir. Zorlama hiç değildir. Davet ve tebliğin himayesi ve saldırganlığın bertarafıdır. İslam’ın veçhesi ve yüzü, daima barışa dönük olmuştur. İslam’a davet, bürhan ve hüccetle olacaktır, kılıç ve süngüyle değil.
Uluslararası ilişkilerde temel prensibin savaş değil de, barış olduğuna dair görüşü seslendiren ve temsil eden fıkhi ekollerin başında Süfyan-ı Sevri ve Şam İmam-ı Evzai mezhebi gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’in zahiri ve batini talimatları da buna amirdir. İslam ruhuna uygun olan yaklaşım budur. Ancak tecavüz anında savaş gerekli olur. Bu durum, nefs-i müdafaa veya hakk-ı bekaa diye de ifade edilir. Belki bunlara eklenebilecek bir diğer neden de şudur: Savunma amacına bağlı olarak hücumu defetmeye matuf, atak girişimdir. Ancak bu düşmanlık besleme ile olamaz. Karşı tarafın açık düşmanlığına karşı öntedbir olabilir. Bu açıdan bir hadis-i şerifte “el badiu ezlem” denilmiştir. Yani zulmü ve tecavüzü başlatan taraf daha zalim ve kabahatlidir. Ancak bunu keyfilikle malul olan “preemptive strike” yani önleyici darbe veya savaşla karıştırmamamız gerekir. Zaten önleyici savaş kavramı Hıristiyanların tasvip ettiği değil, reddettiği bir kavramdır. Bu kavramın banisi ve mucitleri bazı Siyonistlerdir. Bu kavramı 1951 yılında ilk ortaya atanlardan birisi eski İsrail başbakanlarından Ben Gurion’dur.
İslam Evrensel Barışı Emreder
Bakara Suresi’nin 208. ayeti, evrensel barışa amirdir. Cenab-ı Hakk’ın buyruğu şu mealdedir: “Ey iman edenler, hepiniz birden barışa girin. Şeytanın izini takip etmeyin. Çünkü o, sizin açık düşmanınızdır…” İslamiyet nasıl bir insaniyet-i kübra ise aynı şekilde evrensel sulh çizgisinin de adıdır. Bunu isteyememek, İslamiyet’i tam olarak anlayamamamızdan ileri gelir. Ünlü hukukçu Vehbi Zuheyli’ye göre, bu ayetin mefhumu ve mazmunu evrensel barış çağrısıdır.2 Kıtale, çarpışmaya, bu manada cihada çağıran ayetleri de iki kategoride değerlendirmek icap eder. Her çeşidiyle zulmü defeylemek ve İslam davetini ve tebliği himaye etmek ve fitneye geçit vermemektir. Hanefi fukahasına göre de küfr veya inançsızlık illeti kıtal yani vuruşma/savaş sebebi değildir. Zaten savaşta muhariplerin/savaşçıların dışındakilere ilişilmemesinin illeti de budur. Bu doğrultuda, din adamlarına, kadınlara, yaşlılara ve savaşamayacak durumda olan veya savaşmayan insanlara ilişilmez. Hiçbir şekilde onlar, savaşın sonuçlarına ve su-i tesirlerine katlanmazlar. Vehbi Zuheyli ve Bekir Karlığa gibi şahsiyetlerin de hatırlattığı gibi, Peygamberimizin 27 gazvesinden hiçbiri saldırı amaçlı değildir. Kısaca, İslamiyet barış dinidir. Ve “selam”la İslam aynı “silm” kökünden türemiştir. Selam ve İslam’ın yolları aynıdır ve selam İslam’ın köprüsüdür. Bu itibarla, bazı maksatlı müsteşriklerin söylediklerinin aksine, İslamiyet kılıçla değil, barışla yayılmıştır. Savaşlar, zaruretten ve İslam mesajının kapatılan önünü açmak için yapılmıştır. Yolu açmıştır ki, dileyen bu yoldan yürüsün. Herkesin tercihi neticede kendisine aittir. Keza Allah’ın güzel isimlerinden birisi “es-Selam”dır. Cennete de “daru’s-selam” denmiştir. İşgal altındaki Kudüs ve Bağdat’ın isimleri de cennetten mülhem olarak “daru’s selam”dır. Cennet ahalisi de birbirleriyle karşılaştıklarında söyleyecekleri ilk şey “selam” olacaktır. İslam, hayatın her safhasının barış üzerine geçmesini ister. Bundan dolayı, sosyal barışı yaymanın bir aracı olarak selamlaşmayı getirmiştir.
Bu boyut, Hazreti İsa’nın diliyle şöyle ifade ediliyor: “Doğduğum gün de, öleceğim gün de bana selam olsun…” Esası barış ve adalet olan İslamiyet’in, başkalarıyla münasebeti, barış ve adaleti esas alır.3 İslamiyet, adalet, meşveret dini olduğu gibi barış ve kılıcı kında, kanı damarda tutma dinidir de. Peygamberimiz (sav), Hazreti Ebubekir ve Ömer’e hitaben (r.a), “sizin ortak fikrinize itiraz etmem…” demiştir. Böylece meşveretin en ulvisini yaşayarak ve yaşatarak göstermiştir. Mısırlı merhum siyer tarihi uzmanı Halit Muhammed Halit’in dediği gibi İslamiyet adalet dinidir; barış ve savaş onun iki kanadıdır.4 Mevdudi gibi bazı yazarların hilafına cumhur-u ulemaya göre, cihad bir savunma savaşıdır. Saldırı savaşı değildir. Öç almak, galebe çalmak, sömürgecilik ve yayılmacılık İslamiyet’in gaye ve hedeflerinden uzaktır. İslamiyet tebliğ aracılığıyla, baki hakikatlerin ve prensiplerin yayılmasına taraftardır.
İnsanlığın En Son Merhalesi
Aslında, insanın yere ayak basmasından beri asude zamanlar, barış zamanları az olmuştur. İnsanlığın bilinen tarihi buna şahittir. Soğuk savaşın ardından barış düzlüğüne çıktığımızı zannederken heyhat bir de ne görelim dünya yine kan revan oldu. Kendimizi yeni sıcak çatışma ve gerginlik atmosferleri içinde bulduk. ABD’nin 11 Eylül’le birlikte cengaverlik/reconquista ruhu yeniden nüksetti veya patlak verdi. Sanki Huntington medeniyetler çatışması projesini yazmış Bush ve Bin Ladin gibiler de bunu sahnelediler. Ancak tarih ağır da olsa emin adımlarla özlenen son merhalesine doğru ilerliyor. Yoldaki kazalar bunu durduramaz. Düşe kalka da olsa ileriye gidiyor, geriye gitmiyor. Bunca felaketlere rağmen insanlık tarihi ileriye akıyor. Bu gibi felaket ve helaketler sadece aşılması gereken engeller olarak duruyor karşımızda. Bu itibarla, tekamül çizgisinden geriye gidiş yok. Medeniyetler çatışması gibi tahrikvari projelere ve fiili uygulamalara karşı, insanlığın vereceği cevap, topyekün barış arayışı olmalıdır. Ve bugünden tezi yok bunun çareleri aranmalıdır. Bundan sonraki merhale insanlığın ulaştığı en son merhale olarak topyekün savaşa karşı topyekün barış merhalesi olmaya adaydır. Bu itibarla, tarihin geriye akışı veya sarması ihtimali varid değildir. İnsanlığın gelinen merhalede Kant’ın terennüm ettiği gibi5 müebbet ve kalıcı bir barışa ihtiyacı vardır. Son demlerini yaşayan dünyada savaş tarrakalarından yorgun ve bitap düşmüştür. Tekamül çizgisindeki müebbet ülke, müebbet vatan kavramlarına bir yenisi belki de en anlamlısı eklenmiştir: Müebbet ve ebedi barış.
Cihadın mana ve mahiyetini kısaca özetlemek gerekirse: “İslam’da savaş ana ilke değil, zorunluluk halinde başvurulabilecek geçici ve istisnai bir yöntemdir. İnsan aklının ve iradesinin özgürleştirilmesi amacıyla, her türlü düşünce ve anlayışın serbestçe hayata geçirilmesini sağlamak üzere “dinde zorlama”nın olmadığını belirten İslam, Müslümanların yabancılarla ilişkilerini saldırı ve çatışma esasına göre değil, barış ve güven esasına göre belirlemiştir. Özü bakımından Hazreti peygamberin (sav) bütün savaşları saldırı amaçlı olmayıp savunmaya yöneliktir…”
Dipnotlar
1. Faruk Abdusselam, Ezmetü’l-hükm fi’l alemi’l İslami, Mektebetü Kalyub, Kahire, s. 12.
* Bu sahada yazılan ve hala aşılamayan eserlerden birisi Prof. Dr. Ahmet Reşid Turnagil’e ait İslamiyet ve Milletler Hukuku adlı paha biçilmez eserdir. Bu eserde, gayet muktedirane bir şekilde milletlerarası hukuk meyanında Garp ve Şark sistemleri ve metodları ve deneyimleri arasında mukayeseler yapılmaktadır. Bu sahada kıymetli eserlerden birisini de Şamlı hukukçu ve müfessir Vehbi Zuheyli’nin El Alakat ed-Devliyye Fi’l İslam adlı çalışmasıdır. Aynı sahada ses getiren çalışmalardan birisi de yine Şamlı Prof. Dr. Muhammed Said Ramazan el Buti’ye ait Cihad alı çalışmadır. Bu meyanda, Abdurrezzak Senhuri Paşa ve Abdulkadir Udeh ve benzerlerinin çalışmaları da akla gelebilir. Bizde de, Ali Rıza Temel Hoca’nın Harp mi, sulh mu? kitabı bu hususta rastlanan ender kitaplardan birisidir.
** Aslında, birinci ve ikinci dünya savaşları veya harbi umumiler karşıt fikrini de doğurmuştur. Bu da ebedi ve umumi barıştır. Umumi ve topyekün savaşlar topyekün ve umumi bir barışı zaruri ve elzem hale getirmiştir. Gayet iyi hatırlanacaktır ki, 28 Şubat süreci patlak verdiğinde Hürriyet gibi gazeteler “topyekün savaş” başlıklarıyla okurlarının karşısına çıkmışlardı. Dindar kesimlere karşı topyekün bir savaştan bahsediyorlardı. 11 Eylül süreciyle birlikte buna benzer başlıklar dünya basınına aksetti. Uluslararası mahfillerde konuşulmaya başlandı ve devlet ricali telaffuz eder hale geldi. Sözgelimi, The New York Times gazetesinin Musevi asıllı yazarlarından Thomas Friedman, 11 Eylül’ün akabinde İslami hareketlere karşı Üçüncü Dünya Savaşı’nın açıldığını yazdı. 11 Eylül sürecini yeni bir dünya savaşına benzetti. İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizmin işi, soğuk savaş döneminde de komünizmin işi bitirilmiş ve şimdi sıra İslami oluşumlara gelmişti. Irak’ta kurularak işgal hükümetinde tanıtma bakanı olacağı ve Muhammed Said Sahaf’ın yerini alacağı varsayılan James Woolsey de 11 Eylül sürecini Dördüncü Dünya Savaşı’na benzetmiştir. Ona göre, soğuk savaş dönemi üçüncü dünya savaşına tekabül etmekte idi. Böylece, topyekün savaş arayışlarının olduğu bir zaman diliminde topyekün bir barış fikri daha fazla öne çıkmakta ve kendini uluslararası gündeme dayatmaktadır.
2. Vehbe Zuheyli, El Alakat ed Devliyye Fi’l İslam, s. 94.
3. Ali Rıza Temel, Harp mi Sulh mu?, Seha Neşriyat, s. 17.
4. H. Muhammed Halit, Ed-Devletü Fi’l İslam, Daru’s Sebat, Kahire, s. 78.
5. Ahmet Reşid Turnagil, İslamiyet ve Milletler Hukuku, Sebil Yayınları, s. 130.

İlgili Yayınlar: