Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ ile Söyleşi…

“Dünyada bir kültürler kavgası çıkarmaya çalışanlar mevcut. Bunun için Müslümanları hedef aldıkları pespaye filmleri ve karikatürleri de kullanıyorlar. Bu tür girişimlere her Müslüman’ın demokratik tepki göstermesi hakkıdır. Ama sokaklara dökülüp kan dökmeyi, bizzat İslam’a karşı bulurum.”
“Almanya, farklı kültürlerin bir arada yaşama sürecini bir güvenlik endişesine çevirdiği görüntüsü veriyor. Bu Almanya için ve bu ülkede yaşayan Müslümanlar için çok kötü sonuçlar doğurur.”

“Bazı radikal hareketleri ve terör korkusunu bahane ederek dinî eğitime kısıtlama getiren Müslüman nüfuslu devletlerin yöneticilerini uyarıyoruz… Eğer böyle davranırlarsa dinî eğitimi gerçekten yer altına indirmiş, sonuçlarını da kontrol edememiş olurlar…”

“Balkanlar’daki dinî kurumlar arasında yaşanılan ihtilaflarda asla taraf olamayız. Çünkü bu kurumların yerel, sosyal hatta siyasal farklılıkları var. Bazı Türk sivil toplum kuruluşlarının bölgeye gidip taraf görüntüsü vermeleri ise ülkemizin görüntüsünü bozacak nitelikte.”

“Türkiye’nin yaşamakta olduğu terör olaylarının analizinde, özellikle doğu ve güneydoğudaki dinî eğitimin yetersizliği konusu bugüne kadar hiç ele alınmadı. Bunu eksiklik olarak görüyorum ve Diyanet olarak önlemini almaya çalışıyoruz.”

Dünyada “bazı lobiler”in İslam’ı “saldırgan ve teröre yatkın bir din” olarak gösterme çalışmalarının tırmandığı, bu çalışmalara bağlı olarak Avrupa ve Amerika’da İslamofobinin tırmandığı ve giderek “ırkçı” bir harekete dönüştüğü bir dönemde, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile buluşmak, onun gelişmeler karşısındaki düşüncelerini almak önemliydi…

Prof. Dr. Mehmet Görmez, pek çok esere imza atmış; ilahiyat alanındaki bilim adamı kimliğiyle, açıklamaları, değerlendirmeleri her zaman önem kazanmış bir karakter. Soğukkanlı kişiliği, İslam’ı günlük polemiklerin veya uluslararası çatışmaların malzemesi yapmamaktaki kararlılığı herkes tarafından çok iyi biliniyor.

İslam’a dönük son kışkırtmalara, ülkemiz içinden katılarak kendince yeni bir şöhret rotası çizmeye çalışan bir şahısla ilgili, “Ciddiye almaya gerek yok, Allah şifa versin…” açıklaması dikkat çeken, “akılcı” bir duruşa sahip Prof. Dr. Mehmet Görmez ile son gelişmeleri değerlendirdik…

Almanya’daki afiş krizi ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz?

Almanya’nın farklı kültürler farklı kimliklere sahip vatandaşlarının varlığını, bir güvenlik ve entegrasyon sorunu olarak görmeye başlaması gerçekten üzüntü verici. Aslında Avrupa’da, Müslümanların yaşadığı ülkelerde özellikle dil hizmetleri ve din eğitimi acısından entegrasyon acısından bakıldığında uc tane model ortaya çıkmıştır. Fransa’da bir Mağrip-Cezayir modeli oluşmuştur. İngiltere’de, Hint-Pakistan modeli var; aslında Almanya’da ve kısmen Hollanda’da da bir Türk modelinden söz edilebilir. Ben, bu üç model mukayese edildiğinde entegrasyon açısından en başarılı modelin Almanya’daki Türk modeli olduğunu düşünüyorum. Buna rağmen Almanya’nın bizatihi, Başbakanının ağzından, biz, çok kültürlülükte başarısız olduk ya da çok kültürlülük iflas etti açıklamalarını da dikkate aldığımızda, Müslümanların meselelerinin varlığını giderek bir entegrasyon konusu olmaktan çıkarıp bir güvenlik sorunu hâline getirmiş olmasından üzüntü duyuyorum. Bu son derece tehlikeli çünkü topluluğun güvenini zedeleyen bir husus. Daha sonra da bizatihi Müslüman kurumları da çağırarak İç İşleri Bakanlığının dört konuyu istişare etmiş olmasını; birincisi tırmanan ırkçılık, ayrımcılık Neo Nazi tehlikesine karsı nasıl iş birliği yapabileceklerini konuşmuş olmaları, İslamofobia ve nefret suçlarının üstesinden nasıl gelineceğini konuşmuş olmaları ancak bu iki konunun gölgesinde kısmen telaffuz ettikleri aşırıcılıkla mücadeleyi daha sonra öne çıkararak ve buradan da birtakım afişler üreterek bir taktiğe dönüştürmüş olmalarını ben büyük bir ibretle izledim. Bunun kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Bunun ne barışa ne entegrasyona ne de huzura katkısı vardır. En önemli hususun öncelikle, Müslüman vatandaşlarının varlığını ve kimliğini, inanç değerlerine uygun olarak eğitim görmelerini asla bir güvenlik konusu olarak görmeyip bir anayasa, bir hukuk konusu olarak ve ondan sonra belki bir entegrasyon konusu olarak görmeleri olduğunu ifade etmek isterim.

Müslümanlara hakaret içeren bir film yayınlandı ve Fransa’da bir karikatür krizi var; bunları nasıl değerlendiriyorsunuz ve vatandaşlara nasıl bir mesaj vermek istersiniz?

Burada iki durumu birlikte tespit etmek zorundayız. Birincisi gerçekten son yıllarda yani, Rüşdinin kitabıyla başlayan karikatür kriziyle devam eden ve son olarak Hollanda’daki Fitne filmi, Amerika’daki pespaye film ve nihayet bir meydan okurcasına Fransa’daki karikatür, bütün bunları bir araya getirdiğimizde İslamofobyayı besleyen bir küresel provokasyonla karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla bunu kabul etmek, bir ifade özgürlüğü içerisinde değerlendirmek mümkün değil. Mesela nasıl antisemitizmle ilgili konuşmak hatta Almanların Nazi kamplarıyla ilgili olumsuz kanaat bildirmek dahi asla ifade özgürlüğü içerisinde değerlendirilmiyorsa inançlara, değerlere ve kutsallara saldırarak provokatif operasyonlar, ürünler ortaya çıkarmanın da fikir ve ifade özgürlüğü içinde değerlendirilmesi mümkün değil. Ancak Müslümanların da bu tip provokasyonlara verdikleri karşılığın doğru olmadığını düşünüyorum. İslamın kendi öğretilerine dahi yakışmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Böyle bir karşılık verdiğimizde amaca hizmet etmiş oluruz. Küresel provokasyonun amacı, Müslümanların öfkesine hâkim olamayan bir topluluk olduğunu dünyaya göstermekse, Müslümanların sabrını test ederek birtakım yanlışlıkları ortaya çıkarıp İslamofobiayı beslemek ve medeniyetler çatışması oluşturmaksa ki öyle olduğu artık yapılmış bilimsel çalışmalarla da ortaya konmuştur, Müslümanların verdiği tepkileri de doğru bulmuyorum, demokratik ölçüler içerisinde tepkimizi ifade etmek elbette ki her Müslümanın hakkıdır ama provokatörlerin ekmeğine yağ sürercesine sokaklara çıkıp kırıp dökmek büyükelçiliklere saldırmak, insan öldürmek kabul edilebilir şeyler değildir.

Özellikle Fransa’da genellikle Mağripli, Arap kökenli Müslümanlardan tepki geliyor. Türk kökenli Müslümanların tepkilerini basında göremiyoruz. Bu durumu bahsettiğiniz üçlü yapı anlamında mı değerlendirmek gerekiyor?

Hem o üçlü yapı açısından değerlendirmek hem de Diyanet İşleri Başkanlığının ve Avrupa’daki çalışmalarının katkısını unutmamak gerekiyor. Orada, sayısı binleri aşan camilerimizde bugüne kadar barışı zedeleyen, birlikte yaşam ilkelerini zedeleyen hiçbir sorun ortaya çıkmamıştır. Biz oradaki vatandaşlarımıza bunların bir provokasyon olduğunu çok iyi anlatabiliyoruz, vatandaşlarımız da bu ortak bilince sahipler. Bu karikatürleri yayımlayan karikatür dergisinin genel yayın yönetmeni ekranlarda şöyle konuşuyordu: “Biz, bu ülkede Katolikliği eleştireceğiz de aşırı İslamcılığı eleştiremeyecek miyiz?” diyordu. Bir defa söylediği sözün hiçbir anlamı yok. Biz eleştirme demiyoruz ki bugüne kadar Batı’da İslam ve Müslümanlarla ilgili yüzbinlerce eleştirel makale kaleme alındı. Oryantalizmin hele Fransız oryantalistlerinin İslama yönelik eleştirilerini yazdıkları kitaplardan bir kütüphane oluşturulur. Bizim o ciddi kitaplara hiçbir itirazımız olmadı ki, biz onlara İslamı eleştirmek yasak demiyoruz ki ama onlar ne yapıyor, Müslümanların kutsal değerlerinin birleştiği bir büyük peygamberi tahkir ediyor, kutsala hakaret ediyor. Fransızların meşhur filozofu Michel Foucault, “Hapishanenin Doğuşu” adlı eserinde hapishane tarihini yazmıştır. Hapishane tarihinde işkenceyi ikiye ayırır. Bir somut işkence, bir de soyut işkence. Somut işkence, bedenlere yapılan işkencedir. Soyut işkence de toplumların kutsallarına hakarettir. Dolayısıyla toplumların kutsal değerlerine hakaret toplumlara yönelik soyut bir işkenceye dönüşebilir. Ve olan da budur. Bugün bu küresel provokasyon ve onun ürünleri bütün Müslümanları hedef alan bir soyut, kültürel işkenceye dönüşmüştür. Müslümanların tepkisi de bundandır aslında. Otursunlar kendi filozoflarının işkence tarihini okusunlar. Onlara, Faucault’un “Hapishanenin Doğuşu” adlı kitabını okumalarını tavsiye ederim.

Din, bütün kimlikleri bağlayıcı bir unsur, yurt dışında da çok fazla dernekleşme, cemaatleşme var. Bu bağlamda, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımıza yönelik başlattığınız hizmetler ya da gelecekte yapmayı planladığınız hizmetler var mıdır?

Diyanetin tarihi boyunca hizmetlerini, özellikle Avrupa’ya göç eden vatandaşlarımıza yönelik hizmetlerini üç bölüme ayırabiliriz. Birinci bölüm Türkiye’deki hizmetleri Avrupa’daki vatandaşlarımızın ayaklarına götürdüğümüz dönem. Bu dönem, en azından asimilasyonu engellemiştir. Vatandaşlarımız buraya göç ettiklerinde ne gönderen ülke olarak Türkiye ne de onları kabul eden ülkeler, insanların inançlarını nasıl uygulayacaklarını, ibadetlerini nasıl yapacaklarını, cenazelerini nasıl kaldıracaklarını, namazlarını nasıl kılacaklarını düşünmüştür. Vatandaşlarımız önce kendileri bu yollarını aradılar daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığına müracaat ettiler. Ve Diyanet, Türkiye’deki hizmeti oraya götürdü çünkü oranın şartlarında hizmet üretemedi. Bu da tabii uzun vadeli olamazdı. Ancak 2000’li yıllardan itibaren biz, diyanet olarak ikinci dönemi başlattık; Avrupa şartlarında bir hizmeti planlamanın yollarını aradık onun için ilk defa Frankfurt Üniversitesine bir İlahiyat Fakültesi açtık. ilk defa uluslararası ilahiyat projesini geliştirerek Avrupa’da doğup büyüyen gençlerimizi buraya getirerek ilahiyat eğitimi almalarını sağladık. İlk ürünlerimizi, ilk mezunlarımızı vermeye başladık. Şimdilerde ise üçüncü dönemi tasarlıyoruz. Üçüncü dönem, özellikle gelecek kuşakların kendi kimliklerini koruyarak içinde yaşadıkları ülkenin kültürüyle barışık olarak yollarına devam etmelerini sağlamaya yöneliktir. Bunların her biri için gerek cami hizmetleri açısından gerek eğitim hizmetleri açısından gerek sosyal hizmetler açısından planlamalarımız var. Kadına aileye gençliğe yönelik ayrı projelerimiz var.

Başkanlığınızın yurt dışındaki Türklere yönelik hizmetlerinde yeni bir yapılanma söz konusu mu?

Zaten yeni bir yasamız çıktı ve yeni yasamız, Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünü tamamen bu söylediklerimize göre yeniden kurdu. Orada, dört ayrı daire başkanlığı kuruldu. Ancak kurumsal yapılanma yeterli değil, öncelikle zihniyet değişimine ihtiyaç vardı. Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığının bundan on sene önceki zihniyetiyle yola devam etmesi mümkün değil. Biz göreve başladığımızda Avrupa’da tartışılan en önemli husus, din dersinin Almanca mı Türkçe mi verileceğiydi. Biz bu tartışmanın derhal üstüne çıktık. Ve dedik ki burada iki şeyi birbirine karıştırmayalım, öncelikle bir defa bu insanlar ana dillerini öğrenecekler, ana dillerini öğrendikten sonra İslam dinini ister Almanca öğrensinler ister Türkçe öğrensinler. Dolayısıyla bundan sonra belki ana dili gibi kullanacakları Almanca literatürünün de din literatürü ve İslam literatürü ile tanışmasının on yıl sonrası için çok daha önemli olacağını düşünerek biz Türkiye’de pek çok kurum aksini düşünürken hayır dedik, dilini yani Türkçeyi öğrenecekler ama din dersini de Fransa’da Fransızca, Hollanda’da Flamanca, Almanya’da Almanca alsınlar; bunda herhangi bir sakınca görmüyoruz bilakis bu durumu faydalı görüyoruz. Ayrıca muhtelif ülkelerde birlikte çalıştığımız kurumlar, daha bilimsel çalışmaya başladılar. Biz Belçika’da Din Toplum Araştırmaları Merkezi adı altında, üç ayrı bölümde bir araştırma merkezi kurduk. Fransızca, Flamanca, Almanca konuşan ülkelerdeki vatandaşlarımızın inanç sorunlarını bilimsel olarak takip etmeye başladık. 6 ayda bir, buraya raporlar geliyor. Şahsen benim başkanlığımda burada bir üst bilim kurulu ile bu raporları değerlendirerek stratejilerimizi belirlemeye çalışıyoruz.

Yurt dışında yaşayan vatandaşların en çok merak ettikleri şeylerden birisi, yurt dışında görev yapan imamlar ve vaizler için sürekli hizmet anlayışının olup olmayacağı. Din görevlilerinin belli bir süre hizmet verip Türkiye’ ye dönmelerine pek sıcak bakmıyorlar. Bir de ilahiyat projesi kapsamında ortak öğrenci aldığınızdan bahsettiniz. Onların da şöyle bir endişesi var, gittiğimizde Diyanette istihdam edilebilecek miyiz, biz ne yapacağız, diyorlar.

Çok teşekkür ediyorum, bu iki soru için. Birincisi, biz taşıma su ile değirmen dönmeyeceği kanaatindeyiz. Yani Türkiye’den din görevlisi göndererek bu işi sürdürmenin doğru olmadığını düşünüyoruz. Bunun için de çeşitli alternatifler geliştirdik. Gönderdiğimiz arkadaşların fakülte mezunu olması ve gideceği ülkenin dilini ve kültürünü biliyor olması şartı var. Şu anda Almanya’da diyelim, bütün görevlilerimiz hutbelerini aynı zamanda Almanca özetleyerek topluma anlatıyorlar. Belki bundan sonra bir müddet daha Türkiye’den gitmeye devam edeceklerdir. En azından ana hizmetleri yürüten insanlar olmasa bile destek hizmetlerini yürüten insanlar gitmeye devam edecektir. Takdir edersiniz ki Türkiye’de her din görevlisi aynı zamanda bir devlet memurudur. Devlet memurunun bir başka ülkede on sene, yirmi sene hizmet etmesi mümkün değil. Kaldı ki bir görevli aslında beş yıl verebileceğinin azamisini verebiliyor. Ancak zaten uzun vadede bu uluslararası İlahiyat Projesi gereği mezun olan arkadaşlarımızı orada görevlendirmek istediğimiz için biz geleceğe çok daha farklı bakıyoruz. Bizim, Diyanetin yasası içerisinde bu arkadaşlarımızı doğrudan görevlendirebileceğimize dair yasal imkânlarımız hazır. Dolayısıyla bu arkadaşlarımızdan hiçbirisi açıkta kalmayacak, belki bunların bir kısmı akademik araştırma yapacaktır. Mezun olan her arkadaşımızı, ne zamana kadar bilemiyorum ama ihtiyacımızı bitirinceye kadar gittikleri ülkelerde kurulan Ditip’lerle de iş birliği içerisinde görevlendireceğiz. Herhangi bir endişeleri olmasın.

Sayın Başkan, özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında, Orta Asya’ya kadar uzanan bir coğrafyada, Diyanet İşleri Başkanlığının çalışmalarına siyasi gerekçeler ileri sürülürek bazı engellemeler getirildiğini izliyoruz. Bu gelişmeye karşı önlemleriniz nedir?

Doğrusu, yanlışla doğruyu, iyi ile kötüyü ayırt etmeden bütün İslamı, bütün Müslümanları aynı kefeye sokma eğiliminde olan yönetimlerin, Diyanetin hizmet biçimi, diyanetin varlığı ve bölgeye yaklaşımıyla karşılaştıklarında düşünceleri değişiyor. Çünkü kategorize etme imkânına sahip olamıyorlar. Bizim götürdüğümüz hizmetlerin, oradaki bütün insanları bir taraftan bilgi ve donanım bakımından beslediği bir taraftan da insanların içinde yaşadıkları ülkeyle, tarihle barışık olmalarını sağlayıcı olduğu noktasında bir kanaate vardıklarını zaman zaman görüyorlar. Ancak eğer niyet farklı ise niyet sadece aşırıcılık, şiddet, terör değil de gerçekten farklı kimliklere müsamaha etmemek ise o zaman söylenebilecek hiçbir şey kalmıyor doğrusu. Bizzat örnekler vererek söyleyeyim; Rusya, yeni aldığı bir kararla bütün okullarda din dersini zorunlu hâle getirdi. Aslında kilisenin baskısıyla bunu yaptığını biliyoruz. Ancak Rusya’da milyonlarca Müslüman var ve bu Müslüman çocukların din eğitiminin nasıl ve kimler tarafından verileceği belli değil. Biz beş senedir Moskova’da, teoloji kongreleri düzenleyerek bu eğitimin bilimsel olarak nasıl verilmesi gerektiği üzerinde bilgi alışverişinde bulunuyoruz. Amacımız sadece yardımcı olmak. Kafkasya çok hassas bir bölge ve Kafkasya dinî kimliğin de güçlü olduğu bir bölge. Ama son bir iki yıl içerisinde, benim başkanlığım döneminde altmışı aşkın kanaat önderi diyebileceğimiz din adamı katledildi. Bunların ortak kimliğine baktığımız zaman müftüler, imamlar hepsi bilakis orada, orta yolu yerleştirmeye çalışan yani kendi tarihî kültürel dokusuyla barışık olan insanların öldürülmüş olması beni son derece endişelendiriyor. Yani bunun bir stratejik proje mi yoksa gerçekten bir iç çatışma mı olduğu konusunda zaman zaman endişelere kapılıyorum. Özellikle Kırgızistan’da bir İlahiyat Fakültemiz var, 15. yılını bitirdi. Şu anda Kırgızistan da din dersini zorunlu hâle getirmek istiyor. Müracaat edebileceği tek müessese aslında burası. Buradan 600-700 genç mezun etmişiz, bugüne kadar hiçbirine bir görev verilmemiş. Hakeza Kazakistan’ın son aldığı kararların, mesela sadece misyonerliği önlemeye yönelik olduğu ifade edilen kararların, aslında üzerinde düşünülmüş, ülkenin geleceği dikkate alınarak varılmış neticeler olduğunu söyleyemem. Yani yine birtakım korkularla birtakım endişelerle hareket edildiğini biliyorum.

Son ziyaretimde bizzat Sayın Nazarbayev’le görüşme imkânım oldu. Din İşleri Ajansı başkanıyla, meclis başkanıyla görüştüm ve onların hepsine şunu söyledim: Türkiye tecrübesiyle ortaya koymuştur ki dini bilgi konusunda, din eğitimi konusunda toplumu ne kadar aç bırakırsanız yanlış anlayışlar topluma o kadar sirayet eder. Yani yasalar çıkarıp bunları engellemekle bitmez. Bunu sadece siz yer altına indirirsiniz.

Sanıyoruz, Balkanlar’da da belirgin bazı sorunların üstesinden gelmeye çalışıyorsunuz…

Evet, çok doğru. Bizim altı ayda bir, bütün Balkan müftüleriyle bir toplantımız var. Bu toplantılarda en çok üzerinde durduğumuz, önemsediğimiz husus öncelikle oralardaki dinî kurumların tarihteki kimliklerine tekrar kavuşmaları. Doğrusu komplo teorilerini telaffuz etmek hiç hoşuma gitmez. Ancak bir elin balkanlardaki bütün dinî kurumlarla ilgilendiğini görüyorum. Aslında her yerde aynı sorun vardır, yani Arnavutluk’ta çok ciddi bir dinî kurum sorunu vardır, Makedonya’da kısmen vardır. Kosova’da, Bulgaristan’da mesela zaten vahim bir durumdu, şimdi yatışmış görünüyor. Çünkü buradaki dinî kurumlar Türkiye’deki gibi salt dinî kurumlar değil. Aynı zamanda toplumu temsil eden, toplumun aidiyetini oluşturan büyük kurumlar. Tarihteki misyonları çok büyük. Bir batı Trakya Müftüsü sadece müftü değil, toplumun kendisini bağlı gördüğü bir müessese ve şahsiyet aynı zamanda. Böyle olduğu için de Türkiye olarak biz, mümkün olduğu kadar bu bölgelerde dinî kurumlar içerisinde ortaya çıkan ihtilaflarda Diyanet olarak taraf olmamaya çalıştık.

Ama bazı yanlış anlamalar da devam ediyor…

Orada, Türkiye’den giden sivil toplum kuruluşlarının ciddi hataları var. Yardım kuruluşlarımız, Balkanlar’daki dinî kurumlarda doğan yerel ihtilaflarda birinin yanında yer alıyorlar, topluma Türkiye’nin, onun yanında yer aldığını düşündürüyorlar. Bu büyük hatadır. Mesela Sancak’taki sorun böyle çıkmıştır. Yani müftülerden birine gidiliyor, yap seçimini kardeşim, biz Türkiye olarak arkandayız, deniyor. Bundan ne TİKA’nın ne Diyanetin ne Dışişlerinin haberi var ne de YTB’nin. Birileri kendilerini Türkiye yerine koyarak bu tür şeylere soyunmamalı.

Son dönemde artan terör olaylarıyla birlikte diyanetin gerek yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız gerek bölge halkımız açısından daha birleştirici bir çalışma yürütmekte olduğunu görüyoruz…

Ben şahsen üniversite mensubuyum, hocalıkta yaptım, 20 sene birçok ülkede ders verdim ama benim bir farklı yönüm daha var; ben, resmi eğitimlerime başlamadan önce Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde medrese eğitimi gördüm ve bu bölgeyi çok iyi biliyorum. 13 yaşımda Bitlis Adilcevaz’ın Van Gölünün kıyısında bir beldesinde okuyordum. Nüfus sayımı yapılacaktı, ben artık orada insanlarla haşır neşir olduğumdan onların dilini anlamaya başlamıştım. Yani Kürtçeyi anlamaya hatta çat pat da konuşmaya başlamıştım. Nüfus memurlarıyla vatandaşlar arasında tercümanlık yaptım. Böyle bir anımla başlamış olayım bu sorunuza cevap vermek için. Hacı Şamil isminde bir hacıya nüfus memuru kaç kızın var, diye sordu. Altı kızım var diye cevap verdi. İsimlerini soruyorum deyince Hacı, ben yabancılara kızımın ismini söylemem dedi. Bu tabi çok farklı değerlendirilebilir. Ama bunu neden hatırlayarak söylüyorum. Aynı Hacı Şamil’in kızı bugün pkk ile dağa çıkıyor. Yani kızının ismini telaffuz etmekten hayâ eden babanın kızı, aradan otuz sene geçtikten sonra pkk ile birlikte dağa çıkıyorsa bu değişimin sosyolojik izahını bilim adamlarının oturup çok ciddi bir şekilde yapması lazım aslında. Bölge dinî kimlik bakımından adım adım zayıflatılmıştır. Bugün Diyanet hizmetleri açısından söyleyeyim Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bütün kuran kurslarının sayısı sadece Trabzon ve ilçelerindeki kuran kursu sayısından daha azdır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki imam hatiplerin sayısı sadece Trabzon ve çevrelerindeki imamhatip liselerinin sayısından daha azdır.

Devlet kurumu olduğu için mi?

İhmaller hem Diyanetin hem Milli Eğitimin hem devletin… Özellikle bu bölgedeki din eğitimi dinî kimlik önemlidir çünkü bizi kardeş kılan o değerleri bulabileceğimiz yegâne kaynak İslam dini. Anadolu’da peygamberimizin vefatından 7 sene sonra içinde namaz kılınan ilk mabet Diyarbakır’daki Ulu Camii’dir. Dolayısıyla bir bu var bir de tabi aslında ırkçılık bir şehir ideolojisidir. Irkçılık köyde ve kırsal bölgelerde ortaya çıkabilecek bir ideoloji değildir. İlk terör hadiselerinden sonra, köyler mezralar boşaltılıp insanlar şehirlere yığıldıktan sonra aslında ilk tehlike orada başlamıştır. Böyle bir zeminde bütün üniversitelerin, bütün bilim adamlarının, fikir adamlarının, din adamlarının el ele vererek bu yeni durumu nasıl yönetebileceklerini belki devlete izah etmeleri gerekiyordu. Ancak ne oldu, bilakis şehirlere yığılan bu insanlar dinden de uzaklaştırıldı. Yani dinî kimlikleri de zayıflatıldı. Ve bu ideoloji, zayıflayan bu alanlarda kendisini derhal buldu hatta bununla da yetinmedi daha önce köyden zorla dağa götürülen gençler bu sefer hazır bir ideolojiye sahip olarak, gönüllü hale getirilerek taşındılar. Bu, çok uzun bir konu yani bu terörün, şiddetin ve özellikle Kürt meselesinin din açısından tahlili Türkiye’de en az yapılan tahlillerden bir tanesidir. Üzerinde konuşulmadı, tartışılmadı; dolayısıyla yapılacak siyasi, sosyal, ekonomik pek çok iyileştirmenin yanında öncelikle bu zedelenen kimliklerin rehabilitasyonu açısından sağlıklı bir İslam bilgisine, bir kardeşlik hukukunun yeniden ihyasına ihtiyaç var. Biz de kendimizi güvenlik alanlarına yaklaştırmadan, sadece bu alanda tutarak bir hizmet yürütmeye çalışıyoruz diyebilirim.

Mehtap ALTINOK

islami sohbet

İlgili Yayınlar: