besmele

islam1

Her insan iki şehadeti yani “Eşhedu en la İlahe İllalllah ve Eşhedu enne Muhammeden Resulullah” cümlesini söylemekle gerçek bir Müslüman sayılır ve Müslümanlık hükümleri ona tatbik edilir. Böyle bir insanın bedeni temiz olur, çocukları da temiz sayılır, Müslüman bir kadınla evlenmesi ve Müslümanlar ile muamele yapması mubah olur. Bu cümleyi ikrar etmenin gereği, namaz, oruç, humus, zekât ve hac gibi en önemli dinsel farzları yerine getirmek, gayba iman etmek, melek, ahiret, cennet ve cehennem gibi hususları kabul etmek ve ilahi elçiler sıfatıyla tüm peygamberleri tasdik etmektir. Bunlara ek olarak Kur’an’ın emirleri, Hz. Peygamber’in (s.a.a) tavsiyeleri ve masum imamların (a.s) vurgulamalarına binaen, on iki imamın velayetini kabul etmeksizin bu İslam ve hükümleri ile amel etmek yetkin bir iman sayılmaz ve kabul edilmez. İnsanın batınında da müşrik ve münafık olmaması gerektiği de açıktır; çünkü böyle bir insanın zahiri amelleri kendisine bir fayda vermez, onu ilahi azaba duçar kılar ve kendisi için bir yetkinlik ve saadet oluşturmaz.

İslam sözlükte teslim ve itaat anlamına gelir. Istılahta ise Allah tarafından Hz. Muhammed (s.a.a) vesilesi ile kapsayıcı, evrensel ve ebedi (kıyamet gününe kadar geçerli) ilahi şeriat sıfatıyla gelmiş dine denir. Bu dini diğer dinlerden ayıran en önemli şey Hz. Peygamber’in (s.a.a) son peygamber olduğuna ve aşağıdaki boyutlarıyla gerçek tevhidin öğretilerine inanmaktır:
A. Zati Tevhit: Allah birdir, bir ortağı ve dengi yoktur, cüzlerden oluşmamıştır ve bir bütünün parçası da değildir.
B. Yaratıcılık ve Rablikte Tevhit: Evrenin bağımsız yaratıcı ve idare edicisi odur. Melekler de dâhil diğer varlıklar sadece O’nun hizmetçileri ve kullarıdırlar. Onlar varlıkta, yaratıcılıkta ve işlerin idare edilmesinde Hak Teâlâ’nın buyruklarının uygulayıcısıdırlar.
C. Teşrii Tevhit: İnsanlık için kanun koyma yetkisine sahip tek merci Allah’tır ve diğer varlıklar sadece O’nun vermiş olduğu izin çerçevesinde açıklama ve yasa koyma hakkına sahiptirler.
D. Ulûhiyette Tevhit: Mabut olmaya ve ibadet edilmeye layık tek kimse O’dur; tuğyan edenler ve diğer varlıklar bu özelliğe sahip değillerdir.
Bu yüzden İslam’a girme şartı bu iki usulü ikrar etmek ve gereklerini kabul etmektir. Yüce “La ilahe İllallah” kelimesi, İslam dininin cevheri ve aslı olup tevhidin tüm boyutlarını kapsar. Hz. Peygamber’in (s.a.a) peygamberliğini ikrar etmek de onun son peygamber olduğunu, dininin son din olduğunu, bunun paralelinde diğer yol, yöntem ve tarzların iptal edildiğini ve bu ilahin peygamberin (s.a.a) tüm buyruk, öğreti ve yasaklarını sorgulamaksızın kabul etmeyi gerektirir. Bu yüzden bu iki hususa tanıklık eden kimse diğer din mektep ve yollardan ayrılır, Müslümanların grubuna girer, kendisi ile evlenmek ve muamele etmek helal ve caiz olur, benzeri İslami hükümler kendisine uygulanır ve kendisinin ve evlatlarının bedeni temiz sayılır.[1] Onun canı da herkes için saygın hale gelir ve korunması İslam toplumu ve İslami yöneticinin yükümlülüğüne girer. Hatırlatmak gerekir ki hevese tapma, mal sevgisi ve makam isteği gibi gizli şirkler insanın ıstılah anlamıyla İslam’dan çıkmasına neden teşkil etmez. On iki imam Şia’sının bakışında ayet ve masumların (a.s) rivayetlerine binaen imam, veli ve Hz. Peygamberin (s.a.a) vasileri sıfatıyla tüm on iki şahsı kabul etmek de imanın ve amellerin kabul edilmesinin Allah nezdindeki şartıdır; zira Hz. Peygamber (s.a.a) ve tahrif edilmemiş vahiy sıfatıyla Kur’an-ı kabul etmek, Kur’an’ın ve Allah Resulü’nün (s.a.a) buyruklarına göre tam ve eksiksiz olarak amel etmeyi gerektirir. Kur’an ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) buyruklarından biri de Ehlibeyte tutunmak ve onlara itaat etmektir. İmamlara uymamak gerçekte Allah’ın ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) emirlerine uymamak demektir. Şia’nın bakışında büyük günahlara mürtekip olmuş kişi kâfir sayılmadığı gibi İslam’dan çıkmış da sayılmaz. Ehlisünnet de masum imamların velayetini kabul etmemekle dinden çıkmış olmaz, Müslüman sayılır ve onlar ile ilişki kurmak ve birlikte yaşamak sakıncasızdır. Lakin Hariciler, büyük günah işleyen kimseyi ve fasık kâfir bilir ve böyle bir insanın kanını mubah sayar. Mutezile, bu grubu ne mümin ve ne de kâfir sayar. Vahabiler, mühür üzerine secde etmeyi, masum imamların türbelerini öpmeyi ve onların toprağına saygı duymayı şirkin göstergelerinden bilir ve Şia’yı müşrik sayar! O halde bir Müslüman ancak şu durumda gerçek olarak İslam’ı kabul etmiş sayılır:
A. Müslüman, tevhidi tüm boyutlarıyla kabul etmelidir.
B. Hz. Peygamberin (s.a.a) peygamberliğine ve son peygamber olduğuna inanmalıdır.
C. Onun tüm emir ve yasaklarına ve bu cümleden olmak üzere velayete uymalıdır.
D. Kur’an, Allah Resulü (s.a.a) ve velinin açıkladığı üzere ölüm sonrası hayatın detaylarına inanmalıdır.
Kur’an-ı Kerim imanın ölçüşümü şöyle açıklamaktadır:
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”[2] “Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler: “Onun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz.” Şöyle de dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.”[3] “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.”[4] “Oysa Allah size Kitap’ta (Kur’an’da) “Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.”[5] “Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın.”[6] Gerçek iman şeriatın buyruklarına göre amel etmeyi gerektirdiğinden Allah ve Resulü’nün (s.a.a) buyruklarına göre amel etmeksizin iman ve İslam iddiasında bulunmak gerçek hidayet ve saadeti sağlamaz. Elbette bu iddia, böyle bir kişiye İslam’ın zahiri hükümlerinin uygulanmasına neden olur. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim temiz hayata ulaşmayı ancak iman ve salih amele bağlamaktadır.[7] Bu ikisinden sadece birini taşıyan, yani iman edip amel etmeyen kimse veya salih olup imanı olmayan kişi sadece bir kanadı olan ve asla saadet ve yetkinliğin zirvesine doğru uçamayan ve yükselemeyen bir kuş gibi sayılır. Elbette insan yöntemini değiştirir ve imanını salih amel ile ve salih amelini de İslam’ı kabul ettiğini belirterek ve onun yüce öğretilerini benimseyerek pekiştirirse ilahi dergâha yakınlaşır ve cennete girer. Burada birkaç noktaya işaret etmek gerekmektedir:
1. İman ve salih amel arasında karşılıklı bir ilişki mevcuttur. İman ne kadar güçlü olursa salih amelin nitelik ve niceliği artar, isyan ve tuğyandan uzak durulur. Salih ameller ve büyük günahlardan uzak durmaya ne kadar önem verilirse, iman kalbe daha çok kök salar; öyle ki insan nihai saadetine erer ve insaniyetin zirvesinde yer edinir. Bunun karşısında günahlar ve tekrarı imanın tedrici olarak kalpte silinmesine neden olur. Günah işlemek imanın zayıflığının göstergesidir.
2. Diğer peygamberleri ve tahrif olmamış kitaplarını tasdik etmek, onların şeriatlarına göre amel etmeyi gerektirmez; zira onların bazılarının şeriatı sadece kendi kavimlerine özgü sayılmış ve bazılarının şeriatı da sonraki bir şeriat ve kitabın gelmesi ile geçerliliğini yitirmiştir. Başka bir ifadeyle onlara göre amel etmenin tarihi tükenmiştir. O halde onları tasdik etmek demek, Allah’ın peygamberi sıfatıyla onları kabul etmek ve makamlarına ve de zahmetlerine saygı duymaktır. Şeriatlarına göre amel etmek değildir.
3. Bir Müslüman’ı Müslüman olmayandan ayıran en önemli ibadetsel ameller, “dinin ferleri” olarak bilinir ve bütün bunları öğrenmek ve esasınca amel etmek yükümlü bireyler için zorunludur. Bunlardan herhangi birinin zorunluluğunu inkâr etmek, dinin zaruri hususlarından birini inkâr etmek mesabesindedir. Bu nedenle bu hususlardan herhangi birinin zorunluluğunu inkâr etmek İslam’dan çıkmaya neden olur ve böyle bir şeye mürtekip olan şahıs mürtet sayılır. Mürtet olan şahıs özel bir takım şartlar taşırsa (fıtri irtidat ve erkek olmak…) kanının akıtılması mubah olur. Öte taraftan zorunluluklarını inkâr etmemekle birlikte bu hususlara göre amel etmemek, insanın cennet derecelerinden aşağıya düşmesi ve ömrün sonuna dek sürdürülmesi ve telafi edilmemesi durumunda da daimi azaba neden teşkil eder.
4. İman mutlak olmalıdır; esasen ayrıcalıklı bir husus değildir. Eğer bir şahıs gerçekten Müslüman ve mümin ise, ben dini öğretilerin sadece bir bölümünü kabul etmekte ve salt yükümlülük hükümlerinin bir bölümüyle amel etmekteyim diye söyleyemez. Çünkü Kur’an’ın bakışında böyle bir davranış hevese tapıcılık, kendi meyline göre hareket etmek ve küfür sayılır. Bu Allah’a, kıyamet gününe ve peygamberlerin nübüvvetine inanmakla bağdaşmaz.[8] 5. İman ve salih amel bir takım mertebelere sahip olup zayıflık ve güçlülüğü barındırır. Tüm salih müminler bir derecede değildirler ve onların hepsinin rütbesi Allah nezdinde ve cennette eşit değildir. O halde daha yüksek mertebelere ulaşmak için imanı sağlamlaştırmak, salih amelleri nitel ve nicel olarak artırarak gerçek öğretileri öğrenip dikkat ve çabayla daha fazla çalışmak gerekir.
Kaynaklar:
1. Subhani, Cafer, Milel ve Nihel, c. 2, Merkezi MudiriyyetiHowze, çapı dovvum, Kum, 1366, s. 53.
2. Şehristani, Abdu’l-Kerim, Milel ve Nihel, c. 1 – 2, el-enculu Mısır, çapı dovvum, 1375 h.k, Mısır, s. 46.
3. Saidi Mihr, Muhammed, Amuzeşi Kelamı İslami, c. 1 ve 2, Taha, çapı dovvum, 1381, Kum, c. 1, s. 161 – 163 ve c. 2, s. 135.
4. Tusi, Hacı Nasuruddin, Keşfu’l-Murad, Şekuri, çapı çaharum, 1373, Kum, s. 454.
5. MisbahYezdi, Muhammed Taki, AmuzeşiAkaid, c. 3, Sazmanı Tebligatı İslami, çapı devazdehum, 1376, Kum, s. 126 – 163, dershayi 54 – 58.
6. MisbahYezdi, Muhammed Taki, Ahlak der Kuran, c. 1, Müessese-i Amuzeşi ve Pejuheşiyi İmam Humeyni (r.a), Kum, s. 122 – 145.

——————————————————————————–

[1]Elbette gayri Müslim’in (semavi kitap ehli olsun veya olmasın) bedeninin temizliği hususunda İslam âlimlerinin bir takım bakışları vardır. Bu konuda bilgi edinmek için onların ilmihallerine müracaat edilebilir.
[2] Bakara Suresi, 177. ayet.
[3] Bakara Suresi, 285. ayet.
[4] Nisa Suresi, 136. ayet.
[5] Nisa Suresi, 140. ayet.
[6] Nisa Suresi, 145. ayet.
[7] Nah Suresi, 97. ayet; Bakara Suresi, 103. ayet; Nisa Suresi, 57 ve 122. ayet.
[8] Bakara Suresi, 85. ayet; Nisa Suresi, 150 ila 151. ayet.

İlgili Yayınlar: