besmele

544173_615176578539021_1314209876_n

Fakihler nezdinde kıyas ıstılahı, mantık ve felsefedeki “temsil” (analoji) ıstılahıyla aynıdır. ” kıyas ve temsilden maksat birinci şeyin hükmünü ikinci bir şeye, iki şeyde nitelik benzerlik olduğundan dolayı sirayet etmektir.

Burhan, mantık ilminde “kıyas” türlerinden bir ıstılahtır ki yakini mukaddimelerden (öncül) oluşur ve verdiği netice de yakinidir.

Şia, İmamlarını (a.s.) takiben baştan beri fıkıhsal kıyasa şiddetli bir şekilde muhalefet etmiş. İmamların (a.s.) fıkıhsal kıyasa karşı çıkmalarının temel delili şudur ki hükümlerin teşri edilmesine neden olan illete ve felsefeye ulaşmak fakihlerin işi olmamasıdır. Bu nedenle temsil yöntemiyle gözetilen müşterek unsurun hükümlerde keşfedilmesi kesin olamaz. Dolayısıyla bu doğrultuda verilen hükümler Allahın hükmü olamazlar.
Felsefe ve Mantıkça Akli Burhan

Burhanın dakik tarifine varabilmek için mantık ilminde istidlali üç kısma ayrıldığına dikkat etmek lazım: “Temsili istidlal”, (tikelden tikele varım =Analoji) “kıyassal istidlal”, (tümden tikele varım = dedüksiyon), “istikra’i istidlal” (tikelden tüme varım = endüksiyor).

Temsili İstidlal (Analolji)

Bu istidlal türünde iki şey bir nitelikte müşterek olduğundan dolayı biricisinin hükmü ikincisine sirayet ettiriliyor. Fıkıhta bu tür istidlale kıyas dinir. Dikkat edilmesi gerekir ki bu kıyas mantık ilminde var olan kıyastan farklıdır. Burhan konusunu açıkladıktan sonra temsilin fıkıhtaki konumu daha fazla açıklamaya çalışacağız.

Kıyassal İstidlal (Dedüksiyon):

Açıklandığı gibi istidlalin bir diğer türü “temsili istidlal”den farklı “kıyassal istidlaldir”. Bu istidlal de kendi arasında kaç kısma ayrılıyor. Bu türden olan kıyasta eğer tarafı ikna etmek için yakini mukaddimelerden (öncüller) istifade edilirse ona “burhansal kıyas”, eğer kabul etmiş olduğu kabullerden (müsellemat) istifade edilirse “cedel”, eğer meşhurlardan istifade edilirse ona “hitabe”, eğer iddiayı ispatlamak için hayallerden istifade edilirse “şiir” diniliyor. Mugalata (demagoji) da kıyasın bir diğer kısmı olup fasit bir kıyastır. Fasit oluşu ya madde cihetiyle ya suret (form) cihetiyle veya her iki cihetledir.

Burhanın konumu ve burhanın temsile (analolji) olan oranı tanındıktan sonra burhanın kıyassal bir istidlal türü olduğu çok net bir şekilde açıklanmış oldu. Yani mukaddimesi yakini şeylerden şekilleniyor. Ama temsilde yani fıkıh ıstılahında kıyas olarak bilinen kıyas da mantıktaki kıyas türünden farklı bir istidlal türüdür. Mantık ıstılahında zikir edilen kıyas türlerine; burhan, cedel, şiir, hitabe ve mugalata şeklinde olan kıyas türlerine “beş sanat” denilmektedir. Dikkate şayandır ki felsefede kabul görülen tek istidlal türü “burhan” olarak bilenen (öncüleri yakini olan) burhandır.

Fıkıhsal Kıyas

Fakihler ıstılahınca kıyas mantıktaki temsil (analoji yani benzetimli akıl yürütme)dir. Yani felsefe ve hikmetin (tahminle) bir konu hakkında elde etmiş olduğu hükmü, benzer yerlere sirayet ettirmektir.[1]

İstinbatta Fıkıhsal Kıyasın Kaynağı

Şia anlayışında fıkıh kaynakları kur’an, sünnet, icma ve akıldır. Ehlisünnet arasında “ehli rey ve kıyas ehli” olarak meşhur olan bazıları, kur’an, sünnet, icma ve akılın yanı sıra kıyası da hüccet saymışlardır. Bunların maksadında olan kıyas tarifi mantıktaki temsilin aynısıdır.

Ehlisünnetin dört imamlarından bu anlamdaki kıyası kabul etmekle çok meşhur olan kimse Ebu Hanife’dir. Ehlisünnetin kıyasa yönelmesinin nedeni bazı tarihi meselelere dönüyor ki pratik olarak ehlisünnetin elini ehlibeytin zengin mirasından uzaklaş olmasıdır. Şehit Mutahhari ehlisünnetin kıyasa yönelmesinin nedeni hakkında şöyle diyor:

“Ehlisünnet pratik alanda İslami hükümlerde bir eksiklikle karşılaşıyor. Bir meseleyle karşılaşıyorlardı ve karşılaşmış oldukları mesele hakkında kur’an’da hükmünün beyan edilmediğini görürlerdi. (Nakil edilmiş miktardaki) sünnete müracaat ediyorlardı sünnette de söz konusu meselenin hükmünün beyan edilmediğini müşahede edince, hükümsüz da bırakılamayacağına göre bu meselenin hükmü belirlenmesi gerekiyor ama hangi bir yöntemle ve nasıl? İşte bu doğrultuda çare olarak kıyas yapma yöntemini ortaya atılar. Kıyas yani kur’an’da veya sünnette hükmü belirtilmiş olan bir meselenin hükmünü, hükmü belirlenmemiş olan söz konusu meseleye, ikisi arasında var olan benzerlikten dolayı sirayet ettirmektir. Yani kuranı kerimde falan meselenin hükmü belirlenmiş ama karşılaştığımız meselenin hükmü ise belirlenmemiştir. Ancak ikisi arasında şu nitelikte bir benzerlik vardır. Dolayısıyla hükmü belirlenmiş olan meselenin hükmü ona benzer olan meselenin de hükmüdür kararlaştırıyorlar. Peygamberin (s.a.a) falan meselede şu hükmü şu illet ve nedenden dolayı olabilir, aynı neden burada da var olmaktadır. O halde burada da aynı hüküm vardır diyorlar. Buradaki hüküm, “olabilir ve şayet” esasına bina edilmiştir. Bunun yanı sıra sünnetin yeterli olmadığı yerler bir ve iki mesele değildi. İslam dünyası özellikle Abbasiler döneminde çok genişlemişti. Farklı şehirler ve ülkeler fetih edilmiştir. İhtiyaçlar aralıksız mesele yaratıyorlardı. Kitaba ve sünnete bakarlardı bu meselelerin hükmünün belli olmadığını görürlerdi. Dolayısıyla sürekli kıyas yaparlardı. Bu doğrultuda iki fırka şekillendi; birsi kıyasa karşı diğeri kıyası kabul etti. Malik b. Enes (kendi ömründe sadece iki meselede kıyas yaptığı söylenmektedir) ve Ahmet b. Hanbel karşı idiler. Diğer fırka kıyasın önünü açtı yedinci göğe kadar gitti. Ebu Hanife gibi. Ebu Hanife şöyle diyordu: peygamberden nakledilen bu sünnetler gerçekten peygambere (s.a.a.) ait olduğu kesinlikle güvenilir değildir ve bu doğrultuda şöyle deniliyor ki Ebu Hanife şöyle demiş: Sadece on beş hadis benim için peygambere (s.a.a.) ait olduğu kesin olarak sabit olmuş, diğerleri sabit olmamıştır. Bu nedenle Ebu Hanife hadislerin Peygambere ait olduğu sabit olmadığı yerlerde kıyas yapıyordu”.[2]

Istınbatta Fıkıhsal Kıyasın Yeri

Şia, İmamlarını (a.s.) takiben baştan beri fıkıhsal kıyasa şiddetli bir şekilde muhalefet etmiş. İmamların (a.s.) fıkıhsal kıyasa karşı çıkmalarının temel delili şudur ki hükümlerin teşri edilmesine neden olan illete ve felsefeye ulaşmak fakihlerin işi olmamasıdır. Bu nedenle temsil yöntemiyle gözetilen müşterek unsurun hükümlerde keşfedilmesi kesin olamaz. O halde fıkıhsal kıyasa dayanarak istihraç edilen her hüküm nakıs olabilir. Bazı rivayetlerde imam Sadık’ın (a.s.)Ebu Hanife ile yapmış olduğu münazarada kıyasın konumuna ve değerine işaret edilmiş. Burada kısa bir şekilde ona değineceğiz.

İmam Sadık (a.s.) Ebu Hanife’ye şöyle buyurdu: “Oruç ve Namazdan hangisi Allah katında daha önemli ve büyüktür? Ebu Hanife, namaz daha büyüktür diye cevap Verdi. İmam şöyle dedi: o halde neden kadın hayız olduğu dönemde kılmadığı namazı kaza etmekle mükellef değildir ama tutmadığı orucu kaza etmekle mükelleftir? (Normalde eğer kıyasla cevap vermeye kalkışırsan namaz daha önemli olduğu için namazı kaza etmesi gerekiyor demen lazım). Yine şöyle buyurdu: İdrar mı kötü yoksa meni mi? Ebu Hanife idrar kötüdür şeklinde cevap verdi. Senin kıyasına göre idrar için gusül yapılması gerekir meni için değil. Oysa Allah meni için guslü karar kılmış. Sonra hükmün illetini beyan ederek şöyle buyurdu: meni ihtiyari ve bedenin tüm yerlerinden ve kaç günde bir sefer geliyor ama idrar zorunlu ve günde kaç defa insandan çıkıyor”.[3]

——————————————————————————–

[1] RIZAYİ, Muhammed ali, “Pejohişi Der İcaz Kur’an”,, Reşt: İntişarati Kitabi Mubin”, 1381, Şemsi,, s. 85.

[2] Mutahhari, Murtaza, “Mecmuayi Asar”, Tahran: İntişarat-i Sadra, s. 85.

[3] Bkz. MECLİSİ, Muhammed Bakır, “İhticacat”, farça Tercümesi: Musa Husrevi, Tahran, İntişarati İslami, 1379, Şemsi, c. 2, s. 119.

İlgili Yayınlar: