Home » Archive for "İSLAMİ BİLGİLER"

Nefsimize Neler Söylemeliyiz

Nefse Neler Söylemeliyiz?
– Ey nefsim, yaptığın bütün işler kendi zararınadır. Niçin nasihat dinlemiyorsun?

– Benim kâr ve zararım nedir?

– Sen bir tüccarsın, kârın ebedî saadet, zararın ise ebedî felaket… Sermayen ise ömründür. Ebedî saadet ömür sermayesi ile kazanılır. Ömür tükenince ticaret kesilir. Şu anda ölmüş olsaydın, sâlih amel işleyebilmek için dünyaya geri gelmek istemez miydin?

– Elbette isterdim.
– Farzet ki öldün, bir günlüğüne dünyaya geldin. Uzun vadeli işe girmen akıl kârı mıdır? ‘Bir günde ne yapabilirsen yap!

– Her günü nasıl karşılamalıyım?

– Allah bana bugün de mühlet verdi, diye hareket etmelisin!

– Allah rahimdir, afvedebilir. Fazla çalışmak hoşuma gitmiyor.

– Ey nefsim, afvolurum ümid ve temennisiyle kendini avutma! Afva uğramazsan hâlin nice olur? Sonra afva uğramakherkese nasîb olur mu? Afva müstehak olmanın da şartı vardır.

– O halde ne yapmalıyım?

– Ölümle seni terkeden her şeyi terk et! Dünyada ne kadar sıkıntı çekilirse, âhırette o kadar rahatlık var demektir.

– Ben sıkıntıya gelemem.

– Ey nefsim farzet ki hasta oldun, meselâ şeker hastası.. Kendisine itimat ettiğimiz Gazetemizin mütehassıs doktoru, senin çok sevdiğin tatlıları, balı, baklavayı, sana yasak etse, faydalı olur diye acı ilâçlar verse, hastalığın iyi oluncaya kadar, uzun müddet sevdiğin tatlıları bırakıp acı ilâçları içmeğe devam eder misin?

– Kim etmez?

– Farzet ki, dostlarının yanına gitmek, sevdiklerine kavuşmak için uzun bir yolculuğa çıktın. Varacağın yerde, istirahat edeceğini, gayet rahat olacağını umduğun için yol meşakkatlerine, güç sıkıntılara ister istemez katlanmaz mısın?

– Elbette katlanırım.

– İşte sen bir yolcusun. Varacağın yer âhırettir. Yolcu, yol meşakkatlerine katlanmak mecburiyetindedir. Şayet yoldaki sıkıntılara katlanmayıp, rahat edeyim diye yola devam etmezse ne olur?

– Yolda kalır, sevdiklerine kavuşamaz, helak olur.

– O halde ba’zı sıkıntılara katlanmak lâzımdır. Bu sıkıntılar görünüşte çok acı ise de, bunların birer nimet olduğunu unutmamalıdır. Nasıl şeker, şeker hastası için bir zehir ise, dünya tamahı da şekerle kaplanmış bir zehirdir.

– Ya’ni mal toplamayalım mı? Şirketin Müdürü olacaktım vaz mı geçeyim?

– Hayır, malın kendisi değil, mala muhabbet kötülenmiştir. Mal, Allahü teâlânın verdiği bir ni’mettir. Ahıreti kazanmak mal ile olur. Bir çok dini vazife mal ile olur. Sıhhat ve namus mal ile korunur. Mal, helâl yolda kullanılırsa, dünyalık değil, âhıretlik olur. Dine hizmet niyyetiyle dünyaya çalışanlar, âhıreti kazanmış olurlar.

– Sapıklarla mücadele etsem çok sevâb alır mıyım?

– Hayır, onların hatası sana zarar vermez. Bunca kendi kusurun varken, elin hatâlarını, araştırma!

– Ben çok merhametliyim, bu sapıkların Cehenneme gitmesini istemiyorum. Ne pahasına olursa olsun onlarla mücadele etmek istiyorum.

– Üstünde akrep olan bir kimse, o akrebi üstünden atmağa, onu öldürmeğe çalışmayıp da, başkasının yüzüne konan sinekleri kovalamağa çalışması ahmaklık değil mi?

– Evet

– O halde her biri zehirli akrepten daha fena olan bir çok kötü huyun mevcutken başkaları ile mücadele etmen uygun olur mu?

– Olmaz, ama sapıkların sapıklığını kim bildirecek?

– Bu işi ancak âlimler yapar. Bu âlimlerin sayısız kitapları mevcut, bunların yayılmasına hizmet etmekle emr-i ma’ruf vazifesi yapılmış olur. Yoksa herkes önüne geleni tenkid etmekle hizmet etmiş olamaz.

Kaynak: Bir Bilene Soralım, Cilt 3, İhlas Yayınları

helllooooooasasasas

Mal miktarı değişirse zekat miktarı

n az nisab mikdarında olmak şartı ile artmaya elverişli bir mal üzerinden tam bir kamerî yıl geçip son bulmadıkça ona zekat gerekmez. Nisab mikdarı hem senenin başında, hem de sonunda bulunmalıdır. Bu mikdarın sene ortasında azalması, zekatın verilmesine engel olmaz. Aksine olarak sene içinde artan mal da, sene sonunda diğer mal ile beraber zekata tabi olur.

Örnek: Bir kimsenin (1364) senesi başında temel ihtiyaçlarından fazla iki yüz dirhem gümüş mikdarı artıcı bir malı olup mal, sene sonuna kadar devam etse, bundan beş dirhem zekat vermek gerekir. Bu mal, sene ortasında yüz dirheme indiği halde, sene sonunda yine iki yüz dirhem mikdarına çıkmış bulunsa, yine beş dirhem zekat gerekir.

Sene başında en az iki yüz dirhem mikdarı iken, sene içinde ticaret, bağış ve miras gibi sebeblerle dört yüz dirhem mikdarına çıkıp sene sonuna kadar devam etse, on dirhem mikdarı zekat gerekir. Fakat böyle bir mal, sene başında yüz doksan dirhem mikdarı iken sene sonunda iki yüz veya üç yüz dirhem mikdarına çıkmış bulunsa yahut sene başında iki-üç yüz dirhem mikdarı iken, sene sonunda yüz doksan dokuz dirhem mikdarına düşse, zekat gerekmez. Ancak iki yüz dirhem olduğu günden itibaren devam edecek olan bir yıl sonunda yine aynı miktara veya daha fazlasına erişecek olursa zekat gerekir.

İmam Züfer’e göre, nisab miktarı, senenin başından sonuna kadar bulunmalıdır.
(İmam Şafiî’ye göre, saime denilen hayvanlarda da hüküm böyledir. Fakat ticaret mallarında nisabın yalnız ticaret mallarında sene sonunda tam bulunması lazımdır. Sene başında ve ortasında nisabın noksan olması, zekatın verilmesine engel olmaz.)

Zekata bağlı bir mal üzerinden bir yıl geçtikten sonra bu mal artacak olsa, ana paraya bağlı olarak yıl sonunda zekata girer.

helllooooooasasasas

hz. peygamber hicret mescid-i nebevi gelişi

Hicret, Hz. Peygamber’in risâlet görevini daha iyi şartlarda yerine getirmesini ve İslâmiyet’in yayılmasını sağlayan çok önemli bir olaydır. Son peygamberin en büyük hedefi, Kur’an âyetlerini tebliğ etmek, dini yaşayarak öğretmek, dinin gelecek nesillere değiştirilmeden intikalini sağlayacak müminlerin sayısını arttırmaktı. O bu amaçla bazı düzenlemeler yapmaya ve tedbirler almaya karar verdi. Müslümanları Allah’ın rızasını kazanmış iyi birer kul olmaya teşvik ederek aralarında gönül birliği ve sosyal dayanışmayı sağlamaya yönelik faaliyetler yaptı; emir ve tavsiyelerde bulundu. Bu bağlamda selamlaşmanın yayılmasını, fakirlerin gözetilmesini, akraba ziyaretlerinin ihmal edilmemesini, geceleri insanların uykuda olduğu sırada namaza kalkılmasını istedi ve böyle yapanları cennetle müjdeledi.

Her şeyden önce müslüman toplumun merkezi olacak bir camiye ihtiyaç vardı. Mekke döneminde müslümanların bir araya gelip ibadet etme ve Rasûlullah’ı dinleme imkânları çok kısıtlıydı. Medine’de özellikle Birinci Akabe Biatı’ndan sonra müslümanların sayısı artınca Es‘ad b. Zürâre, daha sonra Mescid-i Nebevî’nin inşa edileceği arazideki hurma kurutma yerinin etrafını çevirerek kıblesi Kudüs’e doğru olan bir mescid yaptırmıştı. O sıralarda Mekke’deki müslümanlar henüz cuma namazı kılamazken, Medineliler burada cemaatle namaz kılıyorlardı. Rasûl-i Ekrem Medine’ye girişinde devesinin çöktüğü ilk yere mescid yaptırmaya karar verdi ve bu amaçla Sehl ve Süheyl adlı iki yetim çocuğa ait araziyi satın aldı. Yedi ay kadar süren Mescid i Nebevî’nin inşaatı sırasında Rasûlullah, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinde misafir kaldı ve burada Medineli müslüman erkeklerden, bir başka evde de kadınlardan biat aldı. Bizzat Hz. Peygamber tarafından yaptırılan iki mescidden biri olan (diğeri Kubâ) Mescid-i Nebevî üç kapılı olup kıblesi Kudüs’e yönelikti. Hicretten on altı veya on yedi ay sonra nâzil olan âyetler (el-Bakara, 149-150) doğrultusunda kıble Kâbe’ye çevrilinceye kadar namazlar Kudüs’e doğru kılınmıştır.

Mescid-i Nebevî her şeyden önce bir ibadet yeri idi. Ancak Asr-ı saâdet’te, başta eğitim ve öğretim olmak üzere Rasûlullah’ın hemen bütün faaliyetlerinin merkezi yine burası olmuştur. Siyasî ve askerî gelişmelerin konuşulup çeşitli kararların alındığı, yaralıların tedavi edildiği, savaş esirlerinin veya suçluların göz altında tutulduğu, ganimetlerin saklandığı, müslüman olan kabile heyetlerinin, elçi ve misafirlerin kabul edilip ağırlandığı, adlî davaların görüldüğü, nikâhların ilânı veya çeşitli gösteri ve merasimlerin yapıldığı yer yine Mescid-i Nebevî idi. Rasûlullah, peygamberlik vazifesinin bütün gereklerini mescidi ile bitişiğindeki evinde yerine getiriyor, yeni nâzil olan Kur’an âyetlerini burada tebliğ edip öğretiyordu. Bu arada kimsesiz müslümanlarla ilim tahsil etmek isteyen sahâbîlerin barınması için Mescid-i Nebevî’nin arka kısmında Suffe adı verilen, üzeri hurma dallarıyla örtülü bir gölgelik yapıldı. Burada barınan ve eğitim-öğretim görenlere ehl-i suffe veya ashâb-ı suffe denilmiştir. Rasûlullah, Medine dışına gönderilecek irşad veya diplomasi heyetleri oluştururken ehl i Suffe’den faydalanıyordu.

Hz. Peygamber hicretten hemen sonra muhacirleri, Evs veya Hazrec kabilesinden birer müslümanla kardeş ilân etti. “Muâhât” adı verilen bu düzenlemeyle, İslâm toplumunun bütünleşmesi, bütün mal varlıklarını Mekke’de bırakıp gelen muhacirlerin maddî ve mânevî ihtiyaçlarının karşılanması yolunda büyük bir imkân sağlanmış oldu. Medineli müslümanlar Akabe biatlarında Rasûl-i Ekrem’e verdikleri söz doğrultusunda muhacirleri öz kardeşleri gibi kabul edip ellerindeki imkânları ve bir süre evlerini onlarla paylaştılar. Medineliler mülkiyet hakları ile birlikte muhacirlerle hurmalıklarını ve diğer mal varlıklarını paylaşmak istemişlerse de onlar bu asil davranışa teşekkürle karşılık vererek kabul etmemişlerdir. Sonuçta Hz. Peygamber, mülkiyeti Medinelilerde kalmak üzere muhacirlerin emekleri karşılığında ürüne ortak olabileceklerini bildirmiş, böylece birlikte çalışıp elde edilen kazanç paylaşılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de Medîneli müslümanlarla muhâcirîn arasındaki bu dayanışma “İman edip hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler ile bunları barındırıp yardım elini uzatanlar, işte onlar birbirlerinin gerçek dostlarıdır” (el-Enfâl 8/72) ifadesiyle açıkça övülmüştür. Muhacirlere yardım eden Medineli müslümanlara Ensâr (yardım edenler) adı verilmiştir. Kardeşlik tesisinden sonra kardeşler arasında bir süre miras hükümleri de geçerli sayılmış (el-Enfâl 8/72), ancak Bedir Gazvesi’nden sonra buna son verilerek miras sadece nesep yönünden yakınlığı olanlara hasredilmiştir (el-Enfâl 8/75). Hz. Peygamber sözü edilen kardeşlik bağını kurmak suretiyle yalnızca zor durumda olan muhacirlerin ihtiyaçlarını karşılamakla kalmamış, kabile esasına dayalı kardeşlik anlayışı yerine din kardeşliği anlayışının geçmesini de sağlamıştır. Muâhâtın (kardeşlik) miras hukuku dışında kalan yardımlaşma, birbirine destek olma, karşılıklı tavsiyelerde bulunma tarzındaki hükümleri daima yürürlükte kalmış, bu anlamıyla kurum genelleştirilerek bütün mü’minler kardeş ilân edilmiştir (el-Hucurât 49/10).

Medine’ye hicret hareketleri Mekke’nin fethine kadar uzanan süreç içinde devam etti. Rasûlullah, Medine döneminin ilk yıllarında, gerek Mekke’den gerekse Medine çevresinden biat etmek üzere huzuruna gelenlere Medine’ye hicret etmelerini şart koşuyordu. Ayrıca Medine’ye hicret edenlerin daha sonra oradan ayrılmalarını da hoş karşılamıyor, hicretin kararlı ve semereli olması için Allah’a dua ediyordu. Rasûlullah son peygamber olmanın sorumluluğuyla, tebliğ ettiği dinin büyük bir cemaat tarafından yaşanarak öğrenilmesi, sonraki nesillere en doğru bir şekilde aktarılması, kıyamete kadar değişmeden ve bozulmadan korunması için gerekli şartları hazırlamak istiyordu. Nitekim onun bu gayretleri meyvesini vermiş, Medine’de sayıca artarak güçlenen müslümanlar, düşmanlarına karşı siyasî ve askerî mücadelelerinde başarılı sonuçlar elde etmişlerdir. Nihayet 8 (630) yılında Mekke’nin fethi ile müslümanların zaferi taçlanınca Hz. Peygamber “Fetihten sonra hicret yoktur” (Tirmizî, “Siyer”, 33). buyurarak İslâm’ı kabul edenlerin Medine’ye hicret etme zorunluluğunu kaldırmış, ancak çağrılmaları halinde cihada katılmalarını istemiştir.

Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret ettiği dönemde bütün Hicaz bölgesinde olduğu gibi burada da teşkilâtlanmış bir devlet yoktu; her kabile kendi reisinin idaresinde yaşıyordu. Yesrib’de Evs ve Hazrec kabileleri yanı sıra şehre ne zaman geldikleri kesin olarak bilinmeyen Benî Kaynuka‘, Benî Nadîr ve Benî Kurayza adlı üç yahudi kabilesi de vardı. Evs ile Hazrec’in sürekli çatışma içinde olduğu, yahudilerin bir kısmının Evs’i, diğer kısmının da Hazrec’i tuttuğu bilinmektedir. Bütün şehir halkını içine alan idarî bir yapı mevcut değildi. Rasûl-i Ekrem, muâhât ile müslümanlar arasında birlik ve dayanışmayı sağladıktan sonra yahudi kabileleriyle henüz müslüman olmamış Araplar’ın ve müslümanların şehirde barış ve güven içinde yaşamalarının şekil ve şartlarını müzakere etmek üzere tarafları Enes b. Mâlik’in evinde topladı. Bütün grupları bir şehir devleti şeklinde teşkilâtlanmaya ikna eden Rasûlullah kararlaştırılan hususları yazılı bir metin haline getirdi. Kaynaklarda “kitab”, “sahîfe” gibi adlarla anılan, günümüzde bazı ilim adamlarınca “yazılı ilk anayasa” diye nitelendirilen ve metni zamanımıza kadar ulaşan bu anlaşmada şehrin iç huzurunun sağlanması, dıştan gelebilecek tehlikelerin önlenmesi, fertler arasındaki hukukî anlaşmazlıkların çözülmesinde yargı merciinin belirlenmesi ve bazı ekonomik yükümlülüklerin tesbiti gibi hususlar yer alıyordu. Özellikle Medine’ye yönelik dış tehlikeler karşısında yahudilerden, müslümanlarla işbirliği içinde olmaları ve Kureyşliler’le ittifak kurmamaları istenmiştir. Her grubun savaş masrafları, fidye ve diyet gibi malî hususları kendi imkânlarıyla karşılaması, yargı görevini kendi içinde bağımsız olarak yürütmesi, farklı gruplara mensup kişilerin anlaşmazlıklarında ise son yargı merciinin Hz. Peygamber olması da karar altına alınmıştı. Ayrıca yahudilerle müslümanların din ve vicdan hürriyetine sahip oldukları da açıkça belirtilmiştir. Bu arada Resûl i Ekrem anlaşmada yer alan “Yesrib vadisi bu sahîfede adı geçenler için haremdir” maddesi doğrultusunda Kâ‘b b. Mâlik’i Mescid-i Nebevî merkezde olmak üzere Medine’nin sınırlarını tesbitle görevlendirmiştir. Bundan sonraki siyasî ve askerî faaliyetler bu sınırlara göre yürütülmüştür. Hz. Peygamber Medine’de müslümanlar için bir pazar yeri yaptırmış, Bakı‘ mevkiini de mezarlık olarak belirlemiştir. Böylece o, sonraları İslâm dünyasında klasikleşecek olan, merkezinde cami bulunmak üzere emîr evi, çarşı, mezarlık ve mahallelerden oluşan şehir planının ilk örneğini gerçekleştirmiş oluyordu.

Hicretin 1. (milâdî 622) yılındaki düzenlemelerden biri de müslümanlara namaz vakitlerinin geldiğini haber vermek üzere ezan okunmaya başlanmasıdır. Ezanın hicretin 2. (m. 623) yılında meşrû kılındığı da rivâyet edilmektedir Namaz Mekke döneminde farz kılındığı halde Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretine kadar namaz vakitlerini bildirmek için bir yol düşünülmemişti. Esasen Mekke dönemi şartları da buna müsait değildi. Medine’de ise müslümanlar açıktan ibadet edecek bir ortama kavuşmuş ve sayıları da gün geçtikçe artmaya başlamıştı. Hz. Peygamber müslümanların namaz vaktinin girdiğini anlayıp cemaate yetişmelerine imkân sağlamak için neler yapılabileceği hususunda ashâbıyla istişare etti. Çeşitli görüşlerin ileri sürüldüğü istişare sonucunda kesin bir karara varılamadı. Rivâyete göre bu sıralarda Abdullah b. Zeyd b. Sa‘lebe’ye rüyasında ezan öğretilmiş, o da Hz. Peygamber’e gelerek durumu haber vermiştir. Hz. Peygamber Abdullah’tan ezan cümlelerini sesi gür olan Bilâl-i Habeşî’ye öğretmesini istedi, ardından Bilâl-i Habeşî yüksek bir evin üstüne çıkıp ilk olarak sabah ezanını okudu. Daha sonra Mescid-i Nebevî’nin arka tarafına ezan okumak için özel bir yer yapıldı. Böylece ezan, İslâm’ın şiârı ve müslüman varlığının bir sembolü oldu. Günümüze kadar da yeryüzünde günün hemen her vaktinde insanları Allah’a kulluğa davet vasıtası olarak okunmaya devam etmektedir.

İmanla kabre girmek

Camilerde mübarek gecelerde, Cuma geceleri toplu istiğfarlarda, vaazların bitiminde, hatimlerden sonra yapılan duâlardaki değişmez dileklerden biri de kelime-i şehadetle çene kapamak, hüsn-ü hatime ile ömrü tamamlamak ve imanla kabre girmek içindir.

Çoğu zaman gafletle fânî dünyanın geçici meselelerini herşeyin önüne geçirip onlarda boğulan insan için en önemli ve hayatî mesele bu:

İmanla kabre girmek, Cehennemden kurtulup Cennetle ve Cemal-i İlâhî ile müşerref olmak.

Bize verilen ömür sermayesinin sayılı nefeslerini tüketirken bir an bile hatırımızdan çıkarmamamız gereken bir numaralı gündem bu olmalı.

“Her nefis ölümü tadacaktır” İlâhî mesajı ile “Ölüm haktır” diyen Peygamber sözünü ve fıtrata yerleştirilen bu yaratılış kanununun dünya kurulup canlılar yaratılalı, hiçbir istisna tanımadan işlemeye devam edişini görüp de ölüm gerçeğine kayıtsız kalmaya imkân ve ihtimal var mı?

Üstadın İkinci Dünya Savaşı devam ederken yazdığı “Meyve’nin Dördüncü Meselesi” başta olmak üzere birçok eserinde vurguladığı gibi, ölümün idam fermanından kurtulup ebedî saadeti elde etme hadisesi, zihinlerin yöneldiği Cihan Harbi gibi en muazzam dünyevî olaylardan dahi çok daha önemli. Çünkü birinde ebedî bir hayat söz konusu iken, diğerleri hep gelip geçici şeyler.

Ebedî hayatı kazanma veya kaybetme dâvâsında, bu “hasta ve gaddar ve bedbaht asır” insanının, o dâvâyı kaybettirmeyecek bir dâvâ vekiline ihtiyacı olduğunu vurgulayan Üstad, o dâvâ vekilinin de Risale-i Nur olduğuna dikkat çekiyor.

Ve Risale-i Nur’un, sadık talebelerine kazandırdığı iki manevî kazançtan birini “şirket-i maneviye-i uhreviyenin hissedarı olmak,” diğerini de “imanla kabre girmek” şeklinde ifade ediyor.

İmanla kabre girmenin, hizmet tarihinde, başlangıç dönemlerinden itibaren yaşanmış ve hattâ lâhikalara geçirilmiş çok güzel örnekleri var.

Bunlardan biri, risalelerin İslâm harfleriyle elle yazılarak çoğaltıldığı ilk dönemlerde, Hafız Mehmet isimli yaşlı bir Nur Talebesinin, risale yazarken metindeki “Lâ ilâhe ill” ibaresini tamamladığında ruh emanetini teslim etmesi.

Bir diğeri, Denizli şehidi Hafız Ali’nin, Denizli hapsinde telif edilen Meyve Risalesi’yle meşgulken, Üstadı için ruhunu feda etme niyazının dergâh-ı İlâhîde kabulü ile vefatını takiben, aynı zamanda ehl-i keşfel-kubur, yani kabir âleminde yaşananları temâşâ edebilme hasletine sahip olan Üstadın, onu kabirdeki sual meleklerine Meyve’nin hakikatleriyle cevap verirken görmesi.

Benzer hüsn-ü âkıbet örneklerini, manevî şehit olarak berzah âlemine göçen diğer bütün manevî cihad kahramanlarının da son anlarında yaşayıp gösterdiklerini bilmekte, görmekteyiz.

Son örnek, hafta içinde kabrindeki Cennet bahçesine tevdî ettiğimiz yazarımız Şaban Döğen.

Alabildiğine yoğun ve dinamik bir tempo içinde hizmetten hizmete koşarken bir Cuma sabahı âniden rahatsızlanıp hastaneye kaldırılarak yoğun bakıma alınan Döğen, oradaki ve dünyadaki son gün ve saatlerini şuuru açık olarak, namazlarını işaretle kılarak ve hiçbir zaman kopmadığı gazetesiyle haşir neşir olarak tamamladı.

Böylece, “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz” hadis-i şerifindeki hakikatin, hayat ve ölüme müteallik boyutuna canlı ve müşahhas bir örnek daha verdi.

İnanıyoruz ki, kabrindeki Cennet bahçesinde de yine çok sevdiği risalelerle, kitaplarıyla, yazılarıyla, gazetesiyle meşguliyetine devam ediyor.

Bize şimdilik zahirî ve geçici olarak ayrı düştük gibi gelse de, gerçekte, Üstadın “Nasıl ki buradan Isparta’daki kardeşlerimize selâm gönderip muarefe, muhabere ile sohbet ediyoruz, aynen öyle de, Hafız Ali’nin tavattun ettiği (yerleştiği) âlem-i berzah, nazarımda Isparta, Kastamonu gibi olmuş” (Şuâlar, s. 521) sözündeki derin ve canlı hakikat, Şaban Döğen için de geçerli.

O, Kargı’daki yeni menzilinde yine bizlerle.

Kazım Güleçyüz – Yeni Asya

islami sohbet

hz.muhammed s.a.v ailesi

7223 – Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: “Âl-i Muhammed aleyhissalâtu vesselâm’ın, bazan bir ay geçer, hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı.”

Hz. Aişe’nin ravisi Ebu Seleme der ki: “Ben Aişe radıyallahu anhâ’dan sordum:

“Öyleyse bu esnada ne yerlerdi?” Şu cevabı verdi:

“İki siyah: Hurma ve su! Ancak, Ensardan komşularınız vardı. Onlar sadâkatli komşulardı. Onların sağmal hayvanları vardı. Bunlar hayvanlarının sütünden Aleyhissalâtu vesselâm’a gönderirlerdi. (O, bize de içirirdi)” dedi. Muhammed (İbnu Mâce) der ki: “Ve onlar (yani Hz. Peygamber’in hücreleri) dokuz taneydi.”

7224 – Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalatu vesselam tekrar tekrar buyurdular ki: “Muhammed’in nefsini elinde tutan Zat-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, Âl-i Muhammed’de hiçbir zaman akşamdan sabaha bir sa’ miktarında ne zahire ne de kuru hurma bulunmuştur.”

Halbuki o sıralarda Aleyhissalâtu vesselam’ın dokuz zevceleri vardı.”

7225 – Abdullah İbnu Mesud radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: “AI-i Muhammed’de ancak bir müdd miktarı yiyecek maddesi sabahlamıştır” veya “Al-i Muhammed’de bir müdd yiyecek (bile) sabahlamadı” buyurdular.”

7226 – Süleymân İbnu Surad radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselam bize geldi ve bir yiyecek (ikramına) gücümüz yetmeksizin -veya bir yiyeceğe gücü yetmeksizin- üç gece kaldık.

7227 – Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselâm’a bir gün sıcak bir yemek getirilmişti. Yedi ve yemekten çıkınca: “Elhamdülillah, şu şu vakitten beri mideme sıcak bir yemek girmemişti” buyurdu.”

ÂL-İ MUHAMMED’İN YATAĞI

7228 – Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatu vesselam’ın kızı (Fatıma gerdek gecesi) bana gönderildi. Onun gönderildiği gece yatağımız koyun derisinden başka bir şey değildi.”

7229 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, Ensar’dan bir zâtın kapısının üstüne yaptırdığı bir kubbe gördü. “Bu nedir?” diye sordu. “Bu falancanın inşa ettirdiği bir kubbedir!” dediler. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm: “Böyle sarfedilen her mal, Kıyamet günü sahibine bir vebaldir!” buyurdular. Bu söz Ensarî’ye ulaşmıştı. Kubbe’yi hemen yıktı. Sonra, Aleyhissalâtu vesselâm oradan tekrar geçti, fakat kubbeyi göremedi, akibetini sordu. “Sizin söylediğiniz kendisine ulaşınca yıktı” denildi. Bunun üzerine Resülullah aleyhissalâtu vesselâm: “Allah ona rahmet kılsın, Allah ona rahmet kılsın!” diye dua buyur

İhyau’l -Mevat anlamı nedir

İHYÂU’L-MEVAT BÖLÜMÜ

104 – Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sahibi olmayan bir araziyi kim ihya ederse, bu araziyi herkesten ziyade o hak kazanır.” Urvetu’bnu Zübeyr “Hz. Ömer (radıyallahu anh) halife iken bu hadisin hükmünü tatbik etti” dedi.

Buhârî, Hars 15.

105 – Urvetu’bnu Zübeyr (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim ölü bir arâziyi ihya ederse, burası onun olur. Başkasının arazisine izinsiz ağaç dikene hiçbir hak tanınmaz.

Muvatta, Akdiye 26, (2, 743); Tirmizî, Ahkâm 38, (1379); Ebu Dâvud, Harâc 37, (3073).

Ebu Dâvud’da şu ziyade var: Urve (radıyallahu anh) dedi ki: “Şehâdet ederim ki, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şuna hükmetti: Arz, Allah’ın arzıdır, insanlar da Allah’ın kullarıdır. Kim bir ölü araziyi (mevat) ihya ederse, bu yere, o, herkesten ziyade hak sâhibi olur. Bu hükmü Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan bize, ondan namazı getirenler getirdi.”

106 – Urve (radıyallahu anh) dedi ki: “Bana bu hadisi rivayet eden kimse şunu da anlattı: İki kişi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e müracaat ederek aralarındaki ihtilâfı arzettiler: Bunlardan biri, diğerinin arazisine hurma ağacı dikmişti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Tarla, eski sâhibine aittir, ağaç diken de diktiklerini tarlada söksün” diye hükmetti. Ben ağaçların köklerine baltalarla vurulduğunu gördüm. Ağaçlar boylu boslu tam haldeydiler, hepsi de tarladan söküldüler.”

Ebu Dâvud, Harac 37, (3074).

107 – Semuratu’bnu Cündüb (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dedi ki: “Mevât (ölü) bir araziyi kim bir duvarla çevrelerse, burası onun olur.”

Ebu Dâvud, Harac 37, (3077).

Rezîn, Saîd İbnu Zeyd (radıyallahu anh)’den şu ziyadeyi kaydetti: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dedi ki: “Sahibi bir arazinin bakımından âciz kalarak helâk olmaya terkedince biri gelip bu araziyi ihya ederse, arazi kendinin olur.”

Kurban Kesme Yükümlülüğü

 

Bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü sayılması için bulunması gereken şartlara kurbanın vücûb şartları denilir. Kurban kesmenin sünnet olduğunu söyleyenlere göre ise bunlar sünnet oluşun şartlarıdır.

Bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü olabilmesi için dört şart aranır:

1. Müslüman olmak.

2. Akıllı ve bulûğa ermiş olmak.

3. Mukim olmak, yani yolcu olmamak.

4. Belirli bir malî güce sahip bulunmak.

Gayri müslimler öncelikli olarak imanla mükellef olup ancak iman ettikten sonra ibadetleri ifa etmeye ehil sayılırlar. Bu sebeple, bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü tutulabilmesi, daha doğrusu böyle bir ibadeti ifaya ehil sayılabilmesi için müslüman olması gerekir. Bu kural bütün ibadetler için geçerlidir.

Hanefîler’den Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf ile Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre kurbanla yükümlü sayılmak için akıl ve bulûğ şart olmayıp gerekli malî güce sahip olan küçük çocuklar ve akıl hastaları adına kanunî temsilcileri tarafından kurban kesilmesi gerekir. Bu fakihler kurbanın malî bir ibadet oluşu ve başta fakirler olmak üzere üçüncü şahısların hakkının gözetilmesi hususunu ön planda tutmuşlardır.

Hanefî fakihlerinden İmam Muhammed’e ve Şâfiîler’e göre kurban mükellefiyeti için akıl ve bulûğ şarttır. Hanefî mezhebinde bu konuda fetva İmam Muhammed’in görüşüne göre verilmiş ve tatbikatta bu görüş ağırlık kazanmıştır. Bu son görüşün ilk bakışta, üçüncü şahısların yani kurban etinden yararlanacak ihtiyaç sahiplerinin haklarını göz ardı ettiği ileri sürülebilirse de, ehliyetsiz ve eksik ehliyetli kimselerin mal varlığının korunması ve gerekli tedbirler alınarak onlara daha güvenli bir gelecek hazırlanması açısından isabetli olduğu da söylenebilir. Çünkü çocuk ve akıl hastasının haklarının istikbale mâtuf olarak korunması, kanunî temsilciler için hukukî ve dinî bir sorumluluktur. Böyle bir kaygının söz konusu olmadığı durumlarda kanunî temsilcilerinin zengin çocuklar ve ehliyetsizler adına kurban kesmesi güzel bir davranış olur.

Dinen yolcu hükmünde olan kimse kurban kesmekle yükümlü değildir. Ancak yolcu hükmünde bulunan kimsenin tek başına veya mukimlerle birlikte kurban kesmesine bir engel de yoktur. Diğer mezheplere göre kurban mükellefiyeti açısından yolcu olanla mukim olan arasında, kurban kesmenin onlara göre sünnet olması sebebiyle, zaten bir farklılık yoktur. Hanefîler’in yolcu için böyle bir ruhsattan söz etmeleri, ibadetlerde külfeti kaldırmaya ve kurbandan gözetilen hikmetlerin gerçekleşmesine öncelik vermeleri sebebiyledir. Şöyle ki; yolculuk halinde bulunan kimse gerek kurbanlık temin etme ve kurbanı kesme, gerekse kesilen kurbanın etini değerlendirme ve dağıtma açısından o bölge halkının (mukim kimseler) sahip olduğu bilgi ve imkâna sahip değildir. Ayrıca yolculuk hali zengin olan yolcunun bile elindeki parayı daha tedbirli harcamasını gerektirir. Böyle olunca kurban bayramı süresince iş ve görev gereği yolda olan veya bulunduğu bölgede yolcu konumunda olan kimselerin bu ruhsattan yararlanması mâkuldür. İsterlerse kurban kesmeyebilirler. Bu kimselere kurban mükellefiyeti yüklemek maddî yönden ziyade ibadetin ifası yönünden ağır bir külfet teşkil edebilir.

Ancak, klasik fıkıh kültüründe konu böyle ele alınmış olmakla birlikte, günümüzde yolculuk imkân ve şartları büyük ölçüde değişmiştir. Bayram tatilini fırsat bilerek yurt içi veya yurt dışı geziye çıkan, yazlığa giden, memleketine ana-ata ocağına giden kimsenin durumu farklıdır. Bu durumdaki kimselerin söz konusu ruhsattan yararlanma yerine ya önceden gerekli tedbirleri alarak vekâleten kurbanını kestirmesi ya da bulunduğu yerde kurban kesmesi daha isabetlidir. Çünkü kurbanın namaz, oruç gibi bireyin niyetiyle ve iç dünyasıyla alâkalı yönü bulunduğu gibi onlara ilâveten toplumda sosyal adaleti sağlayan ve üçüncü şahısların haklarını ilgilendiren yönü de mevcuttur. Bu sebeple de, yolcunun namaz ve oruçta yolculuk ve meşakkat içinde olma ruhsatından yararlanması daha bireysel bir karardır. Kurbanda ise zikredilen hususların, bu ibadetin sosyal amaçlarının göz önünde bulundurması, savunulabilir bir gerekçe, sıkıntı veya mazeret bulunmadığı sürece kurban ibadetinin yerine getirilmesi gerekir.

Kurban kesme mükellefiyeti için dördüncü şart, malî imkânın bulunmasıdır. Hanefî mezhebine göre, kurban kesmeyi vâcip kılan zenginliğin ölçüsü, zekâtta ve fıtır sadakasında aranan zenginlik ölçüsüyle aynı olup kişinin borçları ve aslî ihtiyaçları dışında 20 miskal (85 gr.) altına, ya da buna denk bir paraya veya mala sahip olmasıdır. Bu miktar bir mala sahip olan kimsenin kurban kesme imkânına sahip olduğu düşünülmüştür. Böyle olunca ücretli, memur gibi sabit gelirli kimselerin, kendi bütçe imkânları içinde sıkıntı çekmeden kurban ücretini ödeyip ödeyemeyeceğini göz önünde bulundurması ve ona göre karar vermesi gerekir. Pratik bir çözüm olması itibariyle, bu konuda Hanefîler’in yukarıda zikredilen ölçüsü esas alınabilir. Bu takdirde, sabit gelirlilerin aslî ihtiyaç harcamalarını çıktıktan sonra yıllık gelirinden artakalan miktar 85 gr. altın değerine ulaşıyorsa kurban kesmeleri gerekir.

Zekât, sadaka-i fıtır ve kurban gibi malî yönü bulunan ödevlerle yükümlülük, dinimizde belli bir asgari zenginlik ölçüsüne ulaşmış olmaya bağlanmıştır. Dinen asgari zenginlik ölçüsü olarak belirlenen bu miktara nisâb denir. Bu üç malî mükellefiyet için aranan asgari zenginlik ölçüsü kural olarak aynıdır. Fakat, zekât verme yükümlülüğünün mükellefe fiilen yönelmesi için, diğer ikisinden farklı olarak, öngörülen bu nisâbın üzerinden tam bir yılın geçmiş olması şart görülmüştür. Bu şart bir bakıma, ulaşılmış olan bu asgari zenginlik seviyesinin ne kadar süreceği belli olmayan bir ihtiyaçsızlık (istiğnâ) hali mi, yoksa oturmuş istikrar bulmuş bir zenginlik (gınâ) hali mi olduğunun test edilmesi amacına yöneliktir. Fıtır sadakasının ramazan orucuyla irtibatlandırılarak ramazan bayramına getirilmesi, kurban kesmenin ise adını bu işten alan öteki dinî bayramla birleşmesi tesadüfî olmayıp bu günlerin yeme, içme ve eğlenme günleri oluşuyla ilgilidir. Böyle bayram günlerinde herkes yiyip içerken fakirlerin mahzun kalmamasını sağlamak Müslümanlık gereği olmak bir yana, toplumsal bütünleşme ve kaynaşmayı sağlamanın da hem etkili bir yolu hem de gereğidir. Böylesi bir günde harcama yapmak için oturmuş zenginlik (nisâb-ı gınâ) aranmamış, o an için var olan ihtiyaçsızlık durumu (nisâb-ı istiğnâ) yeterli görülmüştür. Böyle kimse kurban kesmekle, fitre vermekle mükellef olup zekât ve fitre de alamaz. Kişinin bu tür zenginliğinde kurban bayramı süresindeki durumu ölçü alınır. Böyle bir malî imkâna sahip her müslümanın, akıllı ve bâliğ (ergen) olması kaydıyla kurban kesmesi gerekir. Bu durumdaki kadın ve yetişkin çocuklar bizzat mükellef olmakla birlikte kocası veya babası bunlar adına –hibe yoluyla– kurban keserse o da yeterli olur. Klasik fıkıh kitaplarında kurban mükellefiyeti için sayılan “hür olma” şartı, o dönemde sosyal bir vâkıa olarak mevcut bulunan kölelerin mülkiyet sahibi olamayışından kaynaklanır. Diğer mezhepler kurban kesmeyi sünnet saydıklarından, kurban mükellefiyeti için ayrıca bir zenginlik ölçüsü tesbit etmemişlerdir.

Uygun olan, kurban alma imkânı bulunmayan kimselerin, kurban kesmek için kendini zorlamamasıdır. Hatta bazı Hanefî fakihlerine göre, böyle kimselerin kendilerine vâcip olmayan ibadeti vâcip hale getirmesi, böylece kesilen kurbanın adak kurbanı hükmünü alması bile ihtimal dahilindedir. Fakir kimsenin aldığı kurbanlık hayvanın kaybolması ve ikinci bir kurbanlık alması, bu arada birincinin de bulunması halinde iki hayvanı da kesmesi gerektiği hükmü bu ihtimale dayanır. Ancak bu hüküm hakiki mânasından ziyade maddî imkânı olmadığı halde sosyal baskı sebebiyle veya ibadetin ecrini kaçırmama gayesiyle kendini kurban kesmeye zorlayan kimseleri uyarı, böyle bir mükellefiyetin bulunmadığına vurgu ve bunu örneklendirme şeklinde anlaşılmalıdır. Zaten Hanefî mezhebinde fetvaya esas olan ağırlıklı görüş, fakir kimsenin kestiği kurbanın, özel olarak onu adamadığı sürece, adak kurbanı hükmünü almayacağı, zengin kimsenin kestiği kurbanla aynı hükme tâbi olduğu, hatta kurbanın etini dağıtma mükellefiyetinin en aza indiği yönündedir.

islami site, islami sohbet, dini sohbet, islami Radyo, Maltepe pazarı : Welcome !

Authorize

Kayıp parola

Kayıt ol

more