Home » Archive for "İSLAMİ BİLGİLER"

Mute savaşı

MUTE SAVAŞI

İslâm devletinin Medine’de kurulmasından sonra Müslümanlarla Rumlar arasında yapılan ilk savaş. Mûte, Şam bölgesine giren Belka yakınlarında bir yerin adıdır. Hz. Peygamber, Ashabtan Hâris b. Umeyr (r.a)’ı Busra (Havran) Emiri Şurahbil b. Amr el-Gassânî’ye İslâm’a davet mektubunu sunmak üzere yollamış, ama bu sahabi Gassanile tarafından şehid edilmişti. Halbuki; “elçiye zeval yoktur” anlayışı gereğince düşman ülkeler bile birbirlerinin elçilerine dokunmazlardı. Hz. Peygamber, ashabına çok düşkündü, onlardan birinin başına bir sıkıntı geldi mi ondan çok rahatsız olurdu. Bu sebeple ashabından birinin küstahça öldürülüşüne seyirci kalamazdı. Hemen 3000 kişilik bir ordu hazırladı. Ordunun kumandanı Zeyd b: Hârise idi. Şayet bu zât şehid düşerse yerine Cafer b. Ebi Talib, o da şehid düşerse Abdullah b. Revâha geçecekti. Düşman önce İslâm’a davet edilecekti, kabul etmez ve cizyeye de razı olmazsa İslâm elçisini öldüren bu cânilerle savaşılacaktı. Peygamberimiz (s.a.s) orduyu Seniyyetü’l-Veda’ya kadar yürüyüp uğurladı.

Halid b. Velid gibi yüksek askerî bir deha ve üstün strateji bilgisine sahip bir kimse de bu savaşa bir nefer olarak katılmıştır. H.8/M.629 yılında İslâm ordusu Medine’den çıkıp Mûte’ye ulaştığında karşılarında Bizans’ın desteğinde Hristiyan Araplardan oluşan 100.000 kişilik bir ordu bulmuşlardı. İslâm ordusunun kumandanları meseleyi tartıştılar; geri dönmek, Hz. Peygamber’e haberci yollamak hususlarını görüştüler. Ancak savaş görüşü ağır basmış ve iki ordu karşılaşmıştı. Zeyd. b. Hârise (r.a) şehit düşünce, sancağı, Cafer aldı Ca’fer’in sağ eli kesildi; bu sefer sancağı sol eliyle tuttu. Sol eli de kesilince sancağı yine bırakmadı; kesik iki elinin kalan kısımlarıyla sıkıştırarak göğsü arasında tuttu. Nihayet o da şehid düştü. Bundan sonra sevgili Peygamberimizin emrine uyularak sancağı, Sahabenin şâirlerinden Abdullah b. Revâha aldı; o da şiirler söyleyerek harbetti ve şehâdet şerbetini içti. İşte bu sırada askerde genel bir çöküntü doğmak üzereydi ki, askerin hemen hepsinin isteği üzerine Hâlid b. Velid kumandayı ve sancağı eline aldı. O gün akşama kadar savaş yapıldıktan sonra Halid, ertesi sabaha kadar sağ kanatta bulunan müslüman askerleri sol kanada, sol kanattakileri sağ kanada, arkadakileri öne ve öndekileri arkaya alarak yerlerinde değişiklik yaptı. Böylece düşmana yeni destek kuvvetleri geliyormuş izlenimini vermek istiyordu. Bir yandan da İslâm ordusunu kesin hezimete uğramaktan ve bütünüyle kılıçtan geçirilmekten korumak için yavaş yavaş geriye çekiliyordu. Hatta ric’atten evvelki bir hücumunda Hâlid, düşmana bir hayli kayıp verdirmiş ve bol ganimet de elde etmişti. İşte bu şekilde İslâm ordusunu Medine’ye sağ-sağlim geri getirdi. Peygamber Efendimiz bu savaşı Medine’de, olduğu gibi görmüş ve her safhasını minberden müslümanlara anlatmıştı. Sıra ile kumandanların şehadetini anlattıktan sonra sıra Hâlid’e gelince “En sonunda sancağı Allah’ın kılıçlarından bir kılıç aldı ” buyurmuş ve bundan sonra Halid b. Velid’e “Seyfullah” lakabı verilmişti. Hâlid b. Velid diyor ki: “Mûte Savaşında elimde dokuz kılıç parçalandı.” Bu ifadeden Mûte Savaşının ne kadar şiddetli geçtiğini anlıyoruz.

Bu savaşa katılmış bulunan Abdullah b. Ömer diyor ki: “Mute günü ben Ca’fer’i şehid edilmiş olarak gördüm. Onun vücudunda süngü ve kılıç darbesiyle elli yara saydım. Bu elli yaradan hiç biri arkasında değildi. “Bundan Ca’fer b. Ebu Talib’in ne kadar korkusuzca ve sanki arkasına hiç dönmeden düşmanla savaşmış olduğu anlaşılmaktadır. Ca’fer şehit olduktan sonra “Ca’fer-i Tayyar: Uçan Ca’fer” diye anılmıştır. Allah yolunda kesilen iki koluna karşılık Cenab-ı hak ona iki kanat ihsan etmiştir ki, bu; onun mânen yüce mertebelere eriştirildiğine işarettir denilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s), bütün ashabını ayırdetmeksizin çok severdi. Bu üç şehid kumandanı ve Habeşistan muhacirlerinden amcasının oğlu Ca’fer’i de çok severdi. Bir süre, şehitlerin ardından ağladı. Bu; sevgi, şefkat, merhametin eseri olan ağlamaktı, yoksa feryat değildi. Nitekim feryat tarzındaki ağlama haberleri kendisine ulaşınca böyle ağlamaktan müslümanları yasakladı. Peygamber Efendimiz şehitlerin ve bu arada amcasının oğlu Ca’fer’in ailesini de teselli etmişti.

helllooooooasasasas

Allah’ın Yardımını Nasıl İsteyelim

Allah’ın Yardımını Nasıl İsteyelim?
Bin türlü isyan, günah, kötülük, hıyanet içindeyken Allah’ın kendisine yardım edeceğini, zafer kazandıracağını beklemek akıllı insanların işi değildir. Allah’ın bize yardım etmesini istiyorsak birtakım sebeplere tevessül etmemiz gerekir, bunları sayıyorum:

1. Namaz kılmak… Kur’ân-ı Kerim’de (Bakara 153), “Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım arayın. Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle birliktedir.” buyrulmaktadır. Bu âyetten anlaşılacağı üzere Allah’tan yardım isteyenlerin namaz kılmaları ve sabırlı olmaları gerekmektedir.

2. İslâm’ın farz kıldığı, teşvik ettiği, uygun gördüğü iyi ve güzel şeyleri hem kendimiz yapmamız, hem de bunları başkalarının yapması için çalışmamız; dinimizin kötü, çirkin gördüğü şeyleri de önlemeye çalışmamız, yaptırtmamak için uğraşmamız gerekir. Bu emr-i mâruf ve nehyi münker farzını yerine getirmeden Allah’ın yardımı gelmez.

3. Zekâtlarımızı güzelce hesaplayıp, Şeriatın ve fıkhın emrettiği şekilde gerçek şahıslara dağıtmamız gerekir. Vazifemiz bununla da bitmez, Allah’ın bize vermiş olduğu mal, servet ve nafakadan muhtaç kardeşlerimize fisebilillâh sadaka olarak dağıtmamız gerekir. Bir kısım din kardeşlerimiz aç, sefil perişan bir vaziyette sürünürken, biz yan gelip yatarsak, onlarla ilgilenmezsek ilâhi yardıma nâil olamayız.

4. Hem büyük, hem küçük cihad yapmalıyız. Öncelikle nefs-i emmaremizin azgınlıklarıyla mücadele etmeliyiz. Sonra da, en geniş mânâsıyla kötülerle, kötülüklerle, meşru ve yasal sınırlar içinde mücadele etmeliyiz.

5. İlim, irfan, hikmet, mârifet, hüner, kültür, sanat, hırfet sahasında gece gündüz kendimizi yetiştirmeliyiz ve bu konularda din düşmanlarından daha güçlü, daha üstün olmalıyız. Cahil Müslüman, zayıf Müslüman demektir.
,islami sohbet,
6. Peygamberin ism-i şerifi zikredilince, elimizi kalbimizin üzerine koyup salâvat getirmekle vazifemizi hakkıyla yapmış olmayız. Peygambere biat etmeliyiz, Peygamberin Sünnetine sarılmalıyız. Yaptığımız büyük ve küçük işlerde “Peygamber Efendimiz Hazretleri benim bu işi ne şekilde yapmamı isterdi?..” diye sormalıyız. Mesela, çok pahalı, çok lüks, çok gösterişli, çok şatafatlı bir otomobil alırken vicdanımıza bu soruyu sormamız gerekir. Ne cevap verecektir? “Peygamber, senin böyle gurur ve kibir verici israflı, sahibini azdıran, israfa yol açan bir binitle gezmeni hoş görmez…” Ayağımızı buna göre denk alacağız. Peygamberi sevdiklerini iddia edip de, hayatta O’nun Sünnetine aykırı ne kadar kötülük ve aşırılık varsa, bunları yapanlar yalancı ve münafık kişilerdir.

7. Kur’ân-ı Kerim’de “Allah’a, Resûlüne ve sizden olan emîr sahiplerine itaat ediniz.” buyrulmaktadır. Bizden olan emîr sahipleri kimlerdir? Elbette fâsık, fâcir, isyankâr, azgın, günahkâr kişiler değildir. Müfessirler bu âyetin tefsirinde ‘âmîl ve muttakî ulemayı da “Bizden olan emîr sahipleri” arasında zikretmişlerdir. Kendilerine itaat edilecek ulema, ‘âmîl yani ilmini hayatına uygulayan, icâzetli yani nûrânî bir silsile ile Resulullah Efendimize bağlı, muttakî yani takva sahibi, ahlâklı ve faziletli zatlar olmalıdır. Reformcuları, dinde yenilik ve değişiklik isteyenleri, kendilerine rehber edinenler sonunda içi ateş dolu bir uçuruma yuvarlanıp helâk olurlar.

8. “İki günü birbirine eşit olan zarardadır” hadîs-i şerifinin ışığında her yeni günümüzün bir öncekinden daha iyi, daha hayırlı olması için çalışmalıyız. Daha çok ibadet etmeliyiz, daha fazla ilim öğrenmeliyiz, daha fazla hayır yapmalıyız. Hayır hasenat yapmak için ille de zengin olmak gerekmez. Peygamberimiz “Kardeşine tebessüm etmen, o da bir sadakadır”, “Yarım hurma ile olsun kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz” buyurarak bize kolay iyilik yapma, sevap kazanma yollarını göstermiştir.

9. Katı kalpli, taş yürekli, merhametsiz kişilerin halleri ve geleceği iyi ve parlak değildir. Zulme uğrayan, yaralanan, öldürülen, yakınlarını kaybeden, evleri yıkılan Müslüman kardeşlerimiz için ağlamamız gerekir. Şayet ağlayamıyorsak vicdansız, kalpsiz, merhametsiz Müslümanlarız demektir.

10. Fikir, görüş, meşreb, metod bakımından aramızda farklılık, çeşitlilik, ihtilâf olan Müslüman kardeşlerimizi de sevmeye çalışmalıyız. Allah bütün müminleri, kesin Kur’ân âyetiyle kardeş kılmıştır. Meşreb ve görüş farkı yüzünden iman kardeşimize düşman olmamız büyük bir zulümdür. Farklı Müslümanların fikir, görüş ve meşreblerini kabul etmesek de, onları sevmeye ve kardeş bilmeye mecburuz.

11. Cemaati ihmal etmemeliyiz. Her gün beş vakitte cemaate gidemesek bile, büsbütün cemaatten kopmamalıyız. Hadis-i şerifte, “Cemaat rahmet, tefrika azaptır” buyurulmaktadır. Düzeni ve imamları beğenmedikleri için camilere gitmeyenMüslüman kardeşlerimiz, farz namazları hep münferiden kılmasınlar, imkân varsa mutlaka kendi aralarında cemaat yapsınlar. Farz namazları cemaatle kılmak, Müslümanın keyfine, ihtiyarına (seçimine) bırakılmış bir şey değildir. Çok kuvvetli bir Sünnet-i müekkededir. Özürsüz olarak terk edilemez.

12. Yaklaşan belâlardan, musibetlerden, âfetlerden korunmak için elden geldiği kadar sadaka vermemiz gerekir. Az sadaka çok belâyı def edermiş, bunu unutmayalım ve gaflet etmeyelim, son pişmanlık fayda vermez.

13. Hep dünya ticaretiyle meşgul olmayalım. Allah’la ticaret yapalım. Hayırlı ve gerçek ticaret odur. Peygamberimiz “Bir kimsenin, bir insanın hidayetine (Müslüman olmasına) vesile olması, onun için, üzerine güneşin doğduğu ve battığı bütün şeylere sahip olmaktan daha hayırlıdır” buyurmuştur. İnsanların hidayetine vesile olacak hizmetlere yönelelim. Mesela, faydalı, değerli kitaplar hediye edelim. Din, iman, Kur’ân, Şeriat, Sünnet, ahlâk, fazilet için çalışan âlim ve fazıl kimselere destek verelim.

14. Günahkârları, fâsıkları, facirleri, isyankârları, yeryüzünde fesat çıkartanları, Tâğut’un taraftarlarını doğrudan doğruya veya dolaylı olarak desteklemeyelim. Onlara maddî veya mânevî yardım yapmayalım. Din sömürücüleri, mukaddesat bezirgânları insanların en ahlâksız takımıdır. Firasetli Müslüman bu gibi adamların ve grupların dinî hizmet yapmadığını, hezimete sebep olduğunu görür ve anlar. Bu gibi şeytanların tuzaklarına düşmeyelim. Onlara para yardımı yapmayalım, onları desteklemeyelim.

15. Resulullah Efendimiz “Yaşadığı zamanın İmamına biat etmeden ölen kimse cahiliye ölümüyle ölmüş olur” buyurmaktadır. Bu hadîsteki tehditten kurtulmak için, kim olduğunu bilmesek de, “Zamanın İmamına gıyaben biat edelim.”

16. Âhir zamanda, çok fitneli ve fesatlı bir dünyada, sosyal ve kültürel fırtınalar ve kasırgalar içinde yaşıyoruz. Yeryüzü fitne fesat, nifak şikak, harp darp, zulüm ve teaddî, isyan ve tuğyan, küfür ve dalâlet ile dolmuştur. Böyle bir dünyayı kendimiz ve çocuklarımız için yalancı, sahte, şeytanî bir cennet haline getirmek cinnetine düşmeyelim. Cennet başka bir âlemdir, dünya gelip geçici bir imtihan yeridir. Dünya çok aldatıcıdır, bekâsı yoktur, sakın kanmayalım, sonra çok pişman oluruz.

17. Peygamberimiz “Veren el, alan elden üstündür” buyurmuştur. Yine başka bir hadîs-i şerifte, “Güçlü Müslüman, zayıf Müslümandan hayırlıdır” demiştir. İlimle, irfanla, hikmetle, ahlâkla, faziletle, yüksek karakterle, ikram ederek, sadaka vererek, insanların yardımına koşarak, hayırlı ve güçlü Müslümanlar olmaya çalışalım. Komşularımıza güler yüz gösterelim, arada bir, pişirdiklerimizden onlara ikram edelim.

18. İyi Müslüman, aynı zamanda iyi insan ve iyi vatandaş demektir. İyi Müslüman, iyi insan, iyi vatandaş olmaya çalışalım.

19. Kul hakkından, haram yemekten, emanete hıyanetten, ehil olmadığımız makam, mevkii, vazife ve memuriyetleri kabulden çekinelim. Haram yemek, kişiye Allah’ın rahmet ve yardımını değil, gazabını kazandırır.

Allah’ın yardımına nail olmak için daha başka vesileler de vardır. Bunları Ehlullah’ın yazdığı ahlâk ve fazilet kitaplarından öğrenebilirsiniz. Mesela Hüccetül İslâm Zeynüddîn İmam-ı Gazalî Hazretleri’nin İhyâ-u Ulûmiddîn adlı eserinden.

Her sabah yeni bir başlangıçtır. Her gün bir yol ayrımındayız. Bir yol Mevlâ’ya götürür, bir yol belâya götürür, seçim bize aittir. Sen sakın belâsını arayanların gittiği tarafa gitme.

Mehmet Şevki Eygi
Milli Gazete, 03.04.2005

helllooooooasasasas

Ahirete İman

Ahirete İman

Ahiret, bu dünyadan sonraki nihayetsiz (sonsuz) alemdir. Yüce Allah, içinde yaşadığımız bu dünyayı ve üzerinde olan bütün varlıkları geçici bir zaman için yaratmıştır. Bir gün gelecek, bu dünyadan ve üzerinde bulunanlardan hiç bir eser kalmayacaktır. Allah’ın takdir ettiği gün gelince, insanlarla beraber bütün canlı ve cansız varlıklar yok olacaktır. Bütün dağlar-taşlar, yerler-gökler parçalanacaklardır. Böylece bu alem bambaşka bir alem olacaktır. Bu, kıyamettir. Bundan sonra yine Yüce Allah’ın takdir ettiği zaman gelince, bütün insanlar yeniden dirileceklerdir. İnsanların hepsi “Mahşer” denilen çok geniş ve düz bir sahada toplanmış olacaklar ve yeni bir hayat başlayacaktır. Buna “Umumi Haşr” denilir. Bu yeni hayatın başlayacağı günden itibaren, bitmez ve tükenmez, sonu gelmez bir halde devam edecek olan aleme, ahiret alemi denir. Buna inanmak da, müslümanlıkta bir esastır.

Kıyametin kopması ve ahiretin meydana gelmesi, Kur’an’ın ayetleriyle, Peygamberin hadisleriyle ve ümmetin birliği ile sabittir. Diğer bütün peygamberler de kendi ümmetlerine bu gerçeği bildirmişlerdir. Onun için ahirete iman etmek büyük bir görevdir ve her din için önemli bir inançtır.

Kudretine nihayet bulunmayan Yüce Allah için, gelecekte ahiret hayatını meydana getirmek pek kolay şeydir. Alemleri yoktan var eden, hele insanları birçok güç ve meziyetlerle yaratıp kendilerine hayat veren büyük Yaratıcımız için, bütün bu alemleri yok ettikten sonra tekrar yaratmak zor birşey midir? Bir şeyi önce var eden, sonra tekrar onu var edemez mi? Bunları tekrar var edemeyen yaratıcı olur mu? Hayır, Yüce Allah öyle bir büyük yaratıcıdır ki, nice alemleri de yaratmaya kadirdir. Bir kere astronomi ilmine bakalım: Ucu bucağı olmayan bir boşlukta dolaşıp duran ve zaman zaman parlayıp sönen yüz binlerce nur ve ışık alemini bu ihtişamları ile yaratmış olan Allah, ahiret alemini de yaratmaya kadirdir.

Allah’a hamdolsun ki, biz müslümanlar, ahiret gününe, ahiretin sonsuz hayatına, Cennet ve Cehennem’in daha önceden yaratılmış olduğuna inanıyoruz. İşte bu iman bizi kurtuluşa götürür, ruhumuzu yükseltir ve bizi mutluluğa kavuşturur. Bu imandan yoksun olmak, insanı şaşırtıp sapıklığa düşürür, hertürlü fenalığa sürükler ve hem dünyada ve hem de ahirette yüzü kara eder.

Kıyametin Oluşu ve Başlangıç Alâmetleri

Ahiret alemi başlamadan önce, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bütün insanların ve bütün alemlerin başına kıyamet kopacaktır. Bu kıyametin kopmasını “Sûr’a birinci üfürüş” olayı meydana getirecektir.

Şöyleki: Melek İsrafil (a.s) “Sûr”denilen ve niteliği ve Yüce Allah tarafından bilinen bir ses verme cihazına üfürecektir. Bundan çıkan korkunç bir ses ile bütün canlılar ölecek, herşey altüst olacaktır.

Bildiğimiz yer sarsıntıları, su basmaları, yanardağların patlamaları, yıldırımların düşmesi ve yerlerin çökmesi gibi bir takım olaylar yüzünden yeryüzünde ne korkunç ve ne büyük felaketler meydana gelmektedir. Bunlardan her biri, Yüce Allah’ın büyük kudretini gösteren nişanlardır. İşte yeryüzünde ve göklerde büyük kıyametin kopması da, bizce bilinmeyen çok korkunç bir ses ve gürültü ile (Sûr’a üfürülmenin dehşeti) ile olacaktır. Kimbilir, hatır ve hayalimize gelmeyen daha nice büyük olaylar ve görüntüler buna eşlik edecektir. Bütün âlemlerdeki düzen ve ölçü, ancak Yüce Allah’ın eseridir. O’nun kudretinin delilidir. Yüce Allah bu düzen ve ölçüyü herhangi bir sebeple bir an içinde kaldırınca, bütün varlıklar hemen altüst olur, maddeler arasındaki bağlantılardan hiç bir eser kalmaz, hiç bir canlının yaşamasına imkan kalmaz.

İşte bu umumi (genel) kıyamettir. Bunun kopacağı zamanı ancak Yüce Allah bilir.

Kıyametin alâmetlerine gelince: Bunlar, Eşrat-ı Saat (Kıyamet Alametleri) denen bazı tuhaf ve çirkin olağanüstü olaylardır. Bunların meydana geleceğini Peygamber efendimiz bildirmiştir. Başlıcaları şunlardır;

1) Din konusunda bilgisizliğin her tarafa yayılması, sarhoşluk veren şeylerin içilmesi, zina ve benzeri kötülüklerin çoğalması, öldürme olaylarının artması… Bunlara küçük alâmetler denir.

2) Müminleri nezleye tutulmuş ve kafirleri sarhoş olmuş gibi yapacak bir dumanın çıkması.

3) Deccal adında bir şahsın türeyip tanrılık davasında bulunması ve sonra kaybolup gitmesi…

4) Ye’cüc ve Me’cüc adında iki milletin yeryüzüne yayılarak bir müddet bozgunculuğa çalışması…

5) Hazret-i İsa’nın gökten inerek bir müddet Peygamberimizin şeriatı ile amel etmesi…

6) “Dabbetü-l Arz” adında canlı bir yaratığın yerden çıkarak insanlara karşı sözler söylemesi…

7) Yemen tarafından korkunç bir ateş çıkarak etrafa dağılması…

8) Doğu ile batıda ve Arab yarımadasında birer büyük yer çöküntüsü olması…

9) Güneşin az bir zaman için battığı yerden doğması…

Bu alametlere de, Büyük Alametler denir.

Bütün bu olaylar Yüce Allah’ın kudretine göre, hiç bir zaman imkansız sayılamaz. İçinde yaşadığımız bu âlemdeki olayların her biri, acaib bir yaratışın ve büyük bir kudretin nişanıdır, bir üstünlük örneğidir. Artık Kıyamet Alâmetleri denilen bu olayları düşünen hangi insan imkansızı görebilir?

Bundan önce varlıklarına imkan verilmeyen nice büyük icatlar zaman zaman ortaya çıkmıyor mu? İnsanların zeka ve çalışmaları sayesinde böyle bir takım büyük ve güzel şeyler meydana geldiği halde, yaratıcımızın büyük kudreti ile artık nelerin meydana gelebileceğini düşünelim.

“Bütün bunları yaratmak Allah’a güç değildir.” (İbrahim:20)

Ahirete Ait Olaylar

Kıyamet koptuktan bir süre sonra Yüce Allah’ın emriyle sura ikinci üfürüş olacaktır. Bunun üzerine bütün insanlar dirilerek yerlerinden kalkacaklar ve mahşer (toplantı) meydanında bir araya gelmiş olacaklardır.

Bir insanın bedeni yüz binlerce parçaya ayrılsa, her tarafa savrulup saçılsa ve çürüyüp kaybolsa, yine bunlar Yüce Allah’ın ilminden ve kudretinden dışta kalmazlar. Yüce Allah dilediği zaman bunları kudreti ile bir araya toplayıp diriltir, dilediği sonuca kavuşturur. İnsanların böyle yeniden hayat bulmalarına Haşr-i Ecsad (Bedenlerin toplanması) denilir. Bu olay, ruhların bedenlerine yeniden girmesiyle meydana gelecektir.

Bilindiği gibi, ruhlar Allah’ın birer emridir. Onların gerçek halleri insanlar tarafından bilinmez. İnsanlar ölünce, onların ruhları geçici bir zaman için başka bir aleme gider. Orada dünyada yapmış olduğu işlere göre ya rahat yaşar yahut azab görür. O aleme Berzah Âlemi denir. Bu, dünya ile ahiretten başka olan bir alemdir. Hayatla ölüm arasında uyku hali ne ise, ölümle ahiret hayatı arasında olan Berzah alemi de onun benzeridir. Bunun gerçek halini ancak Yüce Allah bilir.

İşte ruhlar, ebedî bir şekilde ölümden ve yok olmaktan kurtulmuş oldukları için, ahiret hayatı başlayınca her ruh, Allah’ın kudreti ile meydana gelecek olan kendi bedenine döner. Onunla birleşerek beraberce Mahşer’e gider. Bu esas bakımından cisimle ruhun bir araya gelmesinden başka bir şey değildir.

Mahşer’de her mükellef (yükümlü) insan sorguya çekilecektir. Dünyada yaptığı işleri gösteren amel defteri kendisine verilecek, dünyadaki amelleri tartıya konacaktır. Müminlerin bir kısmı peygamberlerin ve diğer büyük kimselerin şefaatına kavuşucaktır. Her insan “Sırat” denilen köprüden geçmek zorunda kalacaktır. İnsanların bir kısmı Sırat’ı geçerek Cennet’e girecek, bir kısmı da bundan geçemeyip Cehennem’e düşecektir. Şöyle ki:

1) Ahiret gününde sorguya çekilme, yükümlü olan bütün yaratıkların Allah tarafından hesaba çekilmesidir. Mahşer’de büyük bir adalet mahkemesi kurulacak ve herkesden dünyada yaptıkları sorulacak, ona göre hakkında karar verilecektir.

Daha önce de insan öldüğü zaman kabrinde “Münker ve Nekir” denilen iki melek tarafından sorguya çekilecektir. Ölüye soracaklardır: Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir? Kıblen neresidir? Buna Kabir sorgusu denir.

2) Amellerin yazılı olduğu defter, her insanın dünyada iyi ve kötü her işlediği şeyin yazılı olduğu defterdir. Melekler tarafından yazılmış olan bu defter, ahirette sahibine verilecek ve ona: “Al, kitabını oku!” denilecek ve böylece hiç bir şey gizli kalmayacaktır.

3) Mizan, Mahşer’de herkesin dünyada yapmış olduğu işleri tartmaya mahsus bir adalet ölçüsüdür ki, bununla amellerin iyi ve kötü miktarı anlaşılmış olur.

4) Sırat, Cehennem’in üzerine kurulmuş, üzerinden geçilmesi pek zor olan bir köprüdür. Bunun üzerinden Allah’ın iyi kulları çok kolaylıkla geçer. Öyle ki, bir kısmı şimşek çakar gibi aniden geçer ve Cennet’e girer. Kafirler ile müminlerden bağışlanmamış kimseler geçemeyip Cehennem’e düşeceklerdir. Kafirler ebedî olarak orada kalacaklar, müminler ise cezalarını doldurduktan sonra Cennet’e gireceklerdir.

5) Cennet, hatır ve hayale gelmeyen maddî ve manevî nimetleri içinde toplayan, hiç bir zaman yok olmayan ve bugün mevcut olan sekiz bölümlü bir mükafat alemidir. Bulunduğu yeri ancak Allah bilir.

6) Cehennem, bütün kafirlerle bazı günahkar müminler için yaratılmış olan yedi aşağı tabakaya bölünmüş bir azab kaynağıdır. Burada kafirler ebedî olarak kalacaklar ve azab çekeceklerdir. Günahkar müminler ise, bir müddet azab çektikten sonra bağışlanarak Cennet’e konulacaklardır. Cehennem’in bulunduğu yeri de ancak Yüce Allah bilir.

7) Kevser Havuzu, Mahşer günü Yüce Allah tarafından peygamberimize ikram buyurulacak olan gayet büyük bir havuzdur. Bunun çok tatlı ve berrak suyundan müminler içecekler. Mahşerin dehşetinden ileri gelen hararetlerini gidereceklerdir.

8) Şefaat, ahiret günü bir kısım müminlerin bağışlanmaları ve bazı itaatli müminlerin de yüksek derecelere ermeleri için peygamberimizin ve diğer bazı büyük zatların Yüce Allah’dan dilek ve yalvarışta bulunmalarıdır.

Ahirette bütün insanlara ait hesaba çekilme işinin bir an önce yapılması için en büyük şefaatta bulunacak kimse, Hazreti Peygamber Efendimizdir. Onun bu şefaatına Şefaat-ı Uzma (En büyük Şefaat) denir. Peygamberimizin sahib olduğu Cennetteki yüksek makama da Makam-ı Mahmud (Övülen Makam) denir.

Bütün bu saydığımız şeylerin aslını ve özünü ayrıntıları ile bilmek ancak Yüce Allah’a mahsusdur. Ahiretle ilgili bütün bu olayların var olduğunu kabullenmek, Yüce Allah’ın kudret ve azametini düşünüp sezebilenler için asla uzak ve imkansız görülemez. Yüce Allah’a hamd olsun ki, biz bunların hepsine inanmış ve iman etmiş bulunuyoruz.

“Allah her şeye gücü yetendir.” (Kehf: 45)

Ahiretin Varlığındaki Hikmet

Bilindiği gibi, Yüce Allah’ın varlığı ezelîdir, ebedîdir. O’nun kudreti de sonsuzdur. Her işinde de nice hikmetler vardır. O’nun yaratıcılık sıfatı her zaman varlığını gösterecektir. O’nun yarattığı ve yaratacağı varlıkların bir kısmı devam edecektir. Kimbilir içinde yaşadığımız bu alemi ne kadar asırlar önce yaratmıştır! Sonra da bu alemde birtakım ibadet ve görevlerle yükümlü olmak üzere insanları seçkin bir sınıf olarak meydana getirmiştir.

Bütün bu insanlar ve diğer nice yaratılmış varlıklar boşuna mı yaratılmıştır? Geçici bir zaman için yaşayıp da sonra tamamen yok olsunlar diye mi, bu kadar mükemmel suretle meydana getirilmişlerdir?

Hayır, böyle bir iddiaya insanın vicdanı isyan eder. Her zerrede görülen hikmet buna karşı çıkar.

Şübhe yok ki, insanlar bu dünyaya bir imtihan için getirilmiştir. Bu alemde yapmış olduktan iyi ve kötü amellerinin sonuçlarına ve karşılıklarına başka bir alemde ebedî olarak kavuşmak için yaratılmışlardır. Bu dünyada herkes yaptığının karşılığını yeter derecede görmemektedir. Nice saygı değer iyi insanlar sefil bir halde yaşarlar. Nice sapık ve azgın kimseler de, rahatlık içinde yaşayarak kötü yürüyüşlerinin cezasını dünyada görmezler.

Bu bakımdan Yüce Allah’ın adaletinin tam manasıyla gerçekleşeceği bir alem lazımdır ki, herkes yaptığı işlerin karşılığını orada bulsun. Böylece Yüce Allah’ın yaratıcılık sıfatı kendisini daima göstersin.

Şunu da düşünmelidir: Bu dünyada insanlar ve diğer sorumlu yaratıklar iki kısma ayrılmıştır: Bir kısmı üzerine düşen görevleri yerine getirmekte ve Allah’ın varlığına değişmez bir inançla sarılmış bulunmaktadır. Bu değişmez ve devamlı inanç sahiblerinin mükafatları da ahiret hayatında ebedî olacaktır.

Diğer bir kısmı ise, görevlerini kötüye kullandıklarından Yaratıcısını unutmuşlar ve nefislerine uyarak gittikleri sapık yolun doğruluğuna devamlı bir inançla bağlanmışlardır. Milyarlarca sene yaşayacak olsalar dahi, kendi inanç ve inkarlarını terketmemek kararında bulunurlar. Onun için bunların cezası da, kendi inançları gibi ebedî olacaktır. Ahirette sonu gelmeyen bir azaba düşeceklerdir.

Şunu da ilave edelim ki, Yüce Allah katında güzel iman o kadar makbul ve büyük bir şeydir ki, onun karşılığı, Allah’ın bir ihsanı olarak sonsuz bir mükafattır. Allah’ı inkar edip batıla tapınmak da, o kadar büyük bir cinayettir ki bunun karşılığı da, sonsuz bir azabdan başka bir şey değildir.

“İyi insanlar Naîm’de (Nimet Veren’de), günahkar kimseler de Cehennemdedirler.” (İnfitar: 13-14)

Kaynak: Büyük İslam İlmihali, Ömer Nasuhi Bilmen

islami sohbet

Ehli Beytin Fazileti

EHL-İ BEYT’İN FAZİLETİ

4458 – İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: “”Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Nimetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin. Beni de Allah sevgisi için sevin. Ehl-i Beytimi de benim sevgim için sevin.”

Tirmizi, Menakıb, (3792).

4459 – Sa’d İbnu Ebi Vakkâs radıyallahu anh anlatıyor: “Şu ayet indiği zaman, (mealen): “Sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle bu hususta mücadele edecek olursa de ki: “Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendinizi ve kendimizi çağırıp toplanalım, sonra niyaz edelim ki, Allah’ın laneti yalancılar üzerine olsun!” (Âl-i İmran 61), “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Ali’yi , Fatıma’yı, Hasan ve Hüseyin radıyallahu anhüm ecmain’i çağırdı ve:

“Allah’ım, bunlar da benim ehlim (ailem)” buyurdu.”

Tirmizi, Tefsir, Âl-i İmran, (3002).

4460 – Ümmü Seleme radıyallahu anha anlatıyor: “Ben “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın evinin kapısında iken şu ayet nazil oldu: “…Ey peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzab 33). Evde “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin vardı. Onlara bir örtü bürüdü ve:

“Allahım, işte bunlar benim ehl-i beytimdir, bunlardan günahı gider ve bunları kirlerden tertemiz kıl!” buyurdu. Ben atılıp:

“Ey Allah’ın Resûlü! Ben ehl-i beytten deyil miyim?” dedim. Bana:

“Sen (yerinde dur, sen zaten) hayırdasın, sen Resûlullah’ın zevcesisin!” diye cevap verdi.”

Tirmizi, Menakıb, (3870).

4461 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Şu ayet indiği zaman (mealen): “… Ey peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzab 33), “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm sabah namazına giderken, altı aya yakın bir müddette, Hz. Fatıma radıyallahu anha’nın kapısına uğrayıp:

“Namaz(a kalkın) ey Ehl-i Beyt “Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor!” buyurdu.”

Tirmizi, Tefsir, Ahzab, (3204).

4462 – Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: “”Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, üzerinde siyah (yünden) nakışlı bir kumaş olduğu halde sabahleyin (evden) çıktı. O sırada Hasan geldi, onu örtünün altına soktu. Sonra Hüseyin geldi onu da soktu. Sonra Fatıma geldi, onu da soktu. Sonra Ali geldi onu da örtünün altına soktu. Sonra da:

“Ey Ehl-i Beyt Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak isttiyor” (Ahzab 33) buyurdu.”

Müslim, Fezailu’s-Sahabe 61, (2424).

4463 – Yezid İbnu Hayyan, Zeyd İbnu Erkam radıyallahu anh’tan naklen anlatıyor: “”Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Haberiniz olsun! Ben size iki ağırlık bırakıyorum. Bunlardan biri Allah Teâla’nın Kitabı’dır. O, Allah’ın (sema-arz arasına uzanmış) ipi olup, kim ona tutunursa hidayet üzere olur, kim de onu terkederse dalâlete düşer. İkincisi itretim, Ehl-iBeytim’dir.” Biz, Zeyd İbnu Erkam’a sorduk:

“Kadınları da Ehl-i Beyt’inden midir?”

“Hayır! dedi, Allah’a yemin olsun, kadın bir müddet erkekle beraber olur. Sonra (kocası) onu boşar, o da babasına ve kavmine döner. “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın Ehl-i Beyt’i aslı ve kendinden sonra sadaka haram olan asabesi’dir.”

Müslim, Fezailu’s-Sahabe 37, (2408).

4464 – İbnu Ömer radıyallahu anh anlatıyor: “Ebu Bekr radıyallahu anh buyurdular ki: “Muhammed aleyhissalatu vesselam’ı Ehl-i Beytinde gözetin.”

Buhari, Fezailu’l-Ashab 12, 22.

Hazret-i Hafsa (r.a)

Hazret-i Hafsa (r.a)

Müminlerin annesi…

Hz.Peygamberimiz’in risaletinden beş sene önce doğdu.

Hz.Ömer r.a. kızı. Annesi büyük sahabi Osman b. Mazun kızkardeşi Zeynep.

İslamı ne zaman kabul ettiği bilinmemektedir.

Hz.Ömer’in İslam’ı kabülünden sonra bütün aile ve yakınlarının müslüman olduğu bilgisinden yola çıkılarak onun da babasıyla birlikte müslüman olduğu söylenebilinir

İlk evliliği
Müminlerin annesi Hz.Hafsa daha önce Huneys b.Huzafe es Sehmi ile evlenmişti. Huzfe Habeşistan’a hicret eden müslümanlardandır. Hz.Hafsa’nın da bu hicrete katıldığı yolunda rivayetler bulunmaktadır. Habeşistan’dan dönen Huzafe daha sonra eşi Hz.Hafsa ile birlikte Medine’ye hicret etti. Hz.Huneys b.Huzafe Uhud savaşına katılmış ve ciddi biçimde yaralanmıştı. Bu yara sonucu Medine’de şehit oldu.

Zatı Saadetleriyle Evliliği

Hz.Hafsa beyinin yarasını bizzat kendisi tedavi etmeye çalışmıştır. Beyinin vefatına çok üzülür ve yas tutar. Nihayet Hz.Ömer dul kalan kızını Hz.Ebubekir’e nikahlamak ister cevapsız kalır, bu kez o günlerde eşi Resulullah’ın kızı Rukiye’nin vefatı ile yalnız kalan Hz.Osman r.a. nikahlamak istersede, Resulullah’ın kızı Ümmü Gülsüm ile evlenmeyi uman Hz.Osman bire süre düşündükten sonra:
– Şu günlerde evlenme doğru değil, diyerek özür diler.
Gerçek bir mümüne yakışacak şekilde kızını salih bir mümine nikahlamak için çaba harcayan Hz.Ömer, neticeye ulaşamayınca büyük bir üzüntüyle Hz.Peygamber’e gider. Söz sırasında:
– Ya Resulullah, Osman’a şaşıyorum. Hafsayı nikahlamayı teklif ettim yanaşmadı, diye dert yanınca.
Hz.Peygamberimiz:
– Sana Osman’dan daha hayırlı bir damat, Osman’a da senden daha hayırlı bir kaynata tavsiye edeyim mi?
Hz.Ömer:
– Evet ya Resulullah.
Hz.Peygamberimiz buyururlar:
– Sen kızın Hafsa’yı bana nikahlarsın, ben de kızım Ümmü Gülsüm’ü Osman’a nikahlarım.
Bu teklif karşısında bütün dünyalar Hz.Ömer r.a. olmuştu. Allah Resulu ile akrabalık kurmak hususunda büyük bir istek duymasına rağmen teklif etmek cesaretini gösteremiyordu. Çünkü Hz.Hafsa, Hz.Ayşe’nin deyimiyle, “Tam babasının kızı” yani biraz sert idi. Resulullah bu teklifi ile Hz.Ömer’in duyduğu şiddetli arzuyu gerçekleştirerek hem aralarındaki yakınlığı pekiştirmek, hem de onun İslam’a yaptığı hizmetleri ödüllendirmek istemişti.

Resulullah ile Hz.Hafsa’nın düğünü hicri üçüncü yılını ortalarında yapıldı. Dörtyüz dirhem mehir verildi.
Zatı Saadetleri bir ara Hafsa’yı boşamak istemiş ancak Cebrail’in ” O çok oruç tutan çok namaz kılandır. Senin cennette de zevcendir” emriyle talaktan geri dönmüştür.

Tahrim Hadisesi

Hz.Peygamber’in eşleri içersinde birbiriyle en iyi anlaşanları Hz.Hafsa ile Hz.Ayşe idi. Hatta ikisinin sebeb oldukları bir takım olaylar üzerine Tahrim Sûresi gelmişti.
Zatı Risaletpenahileri helvayı ve balı çok severlerdi. İkindi nemazından sonra hanımlarının yanına gelirlerdi. Bir ara Hz.Hafsa’nın yanlarına gelmişlerdi. Her zamankinden fazla evde kalınca, kadınlık tabiatının bir eseri olarak, Hz.Ayşe’nin içine bir kurt düşer, işi kurcalmağa kalkar. Anlaşılıki, bir kadın Hz.Hafsa r.a. bir mikdar bal hgediye göndermiştir. Zatı Saadetleride oturup balı yemişlerdir. Hz.Ayşe meseleyi Hz.Sude’ye anlatır ve kendisinede şunu öğretir:
– Zatı Saadetleri senin yanına geleceklerdir, geldiği zaman, söyle” Ye resulullah siz Magafir mi *yediniz?
Hz.Sude r.a. bu soruyu Resulullah’a sorunca, buyurdular:
– Hafsa’nın evinde bir az bal yedim.
– Yediğiniz bal muhtemlen yabani arı balı idi.
Resulullah, bir ara yine Hz.Hafsa’nın evine geldiklerinde kendine bal ikram edilmek istendiğinde:
-Canım bal yemek istemiyor, bundan böyle de bal yemeyeceğim, buyurdular.
Zatı Saadetleri bal yememeğe karar verince, Vahy gelip aşağıdaki Ayeti Kerime nazil olur:
“Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?.” (Tahrim Sûresi/1)

Bu hadiseden sonra, Zatı Saadetleri Hz.Hafsa’ya tenbih edip kendisine açtığı gizli bir sırrı ** kimseye söylememesini tenbihler. Hakat Hz.Hafsa Hz.Ayşe’den gizleyemez. Bunun üzerine aşağıdaki ayeti kerime nazil kılındı:
“Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi. ” (Tahrim/3)

Bu şekilde, Resulullah üzülünce, Hz.ayşe ve Hz.Hafsa ikisi birlikte bir çare aramağa başlarlar. bunun üzerine ikisi hakkında aşağıdaki ayet-i kerime nazil olur:
“Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz, (yerinde olur). Çünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Peygamber’e karşı birbirinize arka verirseniz bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de (ona) yardımcıdır” (Tahrim/4)

Ahlak ve Adetleri

Hz.Hafsa r.a. dini hususlara kuvvetli bağlı idi, çok geceleri ibadetle geçirir, gündüzleri oruç tutardı. Ömrünün sonuna kadar orucunu bırakmadı. Biraz hiddetli, çabuk kızardı. Bazen, Zatı saadetleriyle çekişmeğe bile cesaret ederlerdi. Sahih-i Buhari’de Hz.Ömer’den Hz.Hafsa hakkında bir rivayet nakl edilmiştir:
Cahiliye devrinde kadına pek önem verilmezdi. Bir ara benim bir işim oldu, karım bu konuda konuşmak isteyince bağırarak:
– Sana ne oluyor, bu işe sen nasıl karışırsın?
Karım:
– Sen bana söz söyletmek istemiyorsun, halbuki senin kızın Resulullah’a karşı söz söyleyip cevap bile veriyor.
Bende bu sözü duyduktan sonraHafsa’ya gittim ve sorup, mesele nedir diye anlamak istedim.
– Annen böyle söylediğine göre, demek sen Resulullah’a karşı geliyormuşsun? Sakın bundan böyle bunun gibi hareket yapayım demeyesin. Yoksa azabı İlahi’den kurtulamazsın, diye kendisini korkuttum.

Vefatı

Hz.Hafsa hicri 45 yılında Medine’de vefat etmiştir.

KAYNAKLAR
1) Kadın Sahabiler, Mevlana Niyaz, Tercüme: Prof Ali Genceli, Toker Yayınları
2) Şamil İslam Ansiklopedisi
3) Elmalı Tefsiri
* Magafir, bir nevi çiçek, bal arıları usaresini çekerlerdi. Resulullah bu çiçeğin ağır kokusunu sevmezlerdi.
** Sır olan söze gelince, bu konuda da üç sözden bahsedilmektedir.

Birincisi, en sahih olarak rivayet edileni, bal şerbeti yeminidir.

İkincisi, esasen rivayeti zayıf olmakla beraber daha çok yaygın olan Mâriye yeminidir. Fakat bunların ikisinin de diğer eşlerden gizlenmesi gereken büyük bir sır olacağını, bundan dolayı iki kadına karşı çıkıp Peygamber’in nâil olduğu bütün kudret ve kuvvetin beyanıyla “Şüphesiz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de ona yardımcıdır.” (Tahrim, 66/4) diye gayet dehşetli bir ihtar ve tehdidin reva görüleceğini, akıl pek de kabul edebilecek gibi görünmez. Gerçi asıl mesele söylenen sırrın büyüklüğünde değil, zatında küçük de olsa, sır olması itibariyledir. Önemsiz gibi görünen birtakım şeyler vardırki, sırası gelince pek büyük bir öneme sahip olabilirler. Küçük bir sırrı saklayamayanın büyüğünü hiç saklayamayacağı cihetle kendisine verilen bir emaneti muhafaza edemeyeceğinden dolayı emniyet ve güveni zayi etmiş, bir töhmet ve hıyanet konumuna düşmüş olur. Bununla beraber ona yapılacak kınama ve azarlamanın da, sırrın mahiyetiyle uygunluk arzedeceği, “Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükafatı Allah’a aittir.” (Şûrâ, 43/40) hükmüyle bilinmektedir. Bu yüzden kanaatimizce burada söylenen sırrın başka bir söz olması gerekir.

Üçüncüsü, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendisinden sonra devlet başkanlığının Ebu Bekr’e ve Ömer’e geçeceğini Hafsa’ya bir müjde olarak haber vermiş ve gizlenmesini emretmiş olmasıdır. Tefsirlerin birçoğunda zikredilmiş olan bu haber, gerçi Kütüb-i Sitte’de (altı kitapta) nakledilmemiştir. Ancak Mâriye olayını rivayet edenler içinde bu haberi de rivayet edenler olduğu gibi başka güvenilir zatlar da nakletmişlerdir. “el-Bahru’l-Muhît”de Ebu Hayyan şöyle diyor: “Hadis, Mâriye sebebiyledir; bir de bal içtim denilmiştir. Meymûn b. Mihrân dedi ki: “Hadis, Peygamber’in Hafsa’ya sır olarak söylediği şu hadistir: “Ebu Bekr ve Ömer benden sonra hilafet yoluyla benim emrime sahip olacaklardır”. Hafsa da gizlice Aişe’ye söyledi. Hakikaten bu işin gizlice söylendiği hakkında daha başka haberler de vardır.” İbnü Ebî Adî ve Ebu Nuaym Hz. Ebu Bekr’in faziletleri hakkında ve İbnü Merdûye birkaç yolla Hz. Ali ve İbnü Abbas’tan şöyle rivayet etmişlerdir. Her ikisi de dedi ki: “Ebu Bekr ve Ömer’in emirlikleri Allah’ın kitabında vardır. “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti…” (Tahrim, 66/3) Peygamber Hafsa’ya demişti ki: “Baban ve Aişe’nin babası benden sonra insanların vâlisidirler. Sakın kimseye söyleme.” En iyisini Allah bilir.”

Allah’a İman

Allah’a İman

Allah’a İman

İmanın temelini teşkil eden altı şart vardır. Bunlardan birincisi Yüce Allah’a iman etmektir. Şöyle ki: “Allah Tealâ (Yüce Allah) diye ismini andığımız şanı büyük olan Yaratıcı vardır. Eşi ve benzeri olmayan o varlık bütün kemal sıfatları ile vasıflanmıştır. Bütün noksanlıklardan beri (münezzeh) dir. Bütün âlemleri yoktan var eden O’dur. O’nun kudret ve büyüklüğüne denk hiçbir şey yoktur. Bizleri ve bizim gördüklerimizle görmediğimiz sayısız âlemleri yaratan, yetiştirip besleyen ancak O’dur.

Yüce Allah’ın “Rahman, Rahim, Halık, Rezzak, Hakîm, Rabb, Mübdî, Azîz, Gaffar, Tevvab, Hak” gibi daha birçok mübarek isimleri ve büyük sıfatları vardır. Özellikle Vücud (Varlık) sıfatı vardır. Bundan başka mübarek sıfatları iki kısma ayrılır. Bir kısmı Selbi Sıfatlar’dır ki, Kıdem, Beka, Havadise Muhalefet (hiç bir yaratığa benzer olmamak), Kıyam Bizatihi (varlığı kendiliğinden oluş), Vahdaniyet (ortağı olmamak) sıfatlarından ibaret olmak üzere beştir.

Diğer kısmı da Sübut Sıfatları dır ki, bunlar Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semi, Basar, Kelâm, Tekvîn sıfatları olmak üzere sekizdir. Bu sıfatların hepsine birden “Kemal Sıfatları” denir.

İşte biz, böyle kemal sıfatları ile vasıflı bulunan şanı yüce bir Allah’a ve O’nun bu büyük sıfatlarına iman ederiz. Bu büyük sıfatlarla ilgili biraz bilgi vereceğiz.

Vücud: Allah Tealâ’nın varlığı demektir. Allah Teala’nın varlığı hakdır ve en büyük varlık O’na mahsustur. O’nun varlığı, yarattığı şeyler bakımından yaratıkların hepsinden daha açık ve zahirdir. Çünkü Yüce Allah olmasaydı, hiç bir şey olmazdı. Gerek bizim varlığımız ve gerekse herhangi bir şeyin varlığı Yüce Allah’ın varlığına birer şahiddir.

Biliyoruz ki, bu alemde hiçbir şey kendiliğinden var olacak bir durumda değildir. Bunlardan hiç biri ne kendi kendine var olabilir, ne de kendi kendine yok olabilir. Başka bir deyişle, hiç bir şey kendi kendine yokluktan varlığa gelemez. Varlıkdan da yokluğa gidemez. Hiçbir yaratık da ne bir zerreyi var edebilir, ne de onu yok edebilir. İçinde yaşadığımız bu dünya ile beraber sonsuz alemler meydana gelmiş, birbiri ardınca vücuda gelip devam etmektedir. Nice şeyler de varken yok olmuştur.

İşte bütün bunları yokluktan var eden ve sonra yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi Yüce bir yaratıcının varlığından asla şübhe edilemez.

Yüce Allah’ın varlığını isbat için Kelam (Akaid) ilminde felsefe kitablarında pek çok delil yazılıdır. Şimdi burada:

“Şübhe yok ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahibleri için (Allah’ın varlığını, kudret ve azametini gösteren) büyük işaretler vardır.” (Ali İmran: 190) ayetini okuyup yüksek anlamını düşünmek yeterlidir.

Bu ayet-i kerîme güzelce düşünülürse, Yüce Allah’ın varlığına, kuvvet ve kudretinin büyüklüğüne dair sayısız deliller önümüze çıkar. Bizim bu eserimiz onları açıklamaya yeterli değildir. Ancak astronomi, kozmoğrafya, biyoloji, kimya, ruhiyat (psikoloji) ve anatomi gibi ilimlerin verdiği bilgileri göz önüne getirenler, bu ayet-i kerîmenin işaret ettiği delillere pek güzel akıl erdirebilirler. Her sağduyu sahibi insan düşündükçe, Yüce Allah’ın varlığını kabule mecbur olur.

İşte yukarda Türkçe anlamını verdiğimiz ayet-i kerîme, bu gerçekleri haber veriyor ve bizi uyarıyor. Bundan sonra gelen:

“Akıl ve anlayış sahibleri o kimselerdir ki, ayakta iken, otururken, yanları üzere yatarken (her hallerinde) Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler (ve derler): Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. (Boşuna bir şey yaratmaktan) sen münezzehsin. Bizi ateş azabından koru.” anlamındaki ayet-i kerime, gerçek anlayış ve akıl sahibi kimler olduğunu bize bildiriyor.

Bütün bu ayetler, İslam dininde aklın ve düşüncenin ne kadar büyük önem taşıdığını da bize göstermiş oluyor. Bir hadisi şerifde de:

“Düşünce gibi bir ibadet yoktur.” buyurulmuştur.

Gerçekten İslam dininde aklın ve düşüncenin büyük yeri vardır. İslam dini tamamen akla ve hikmete uygundur. Muhakeme ve eleştirme, onun hak ölçülerini değiştiremez. İslamiyet düşünen insanların dinidir.

İşte akıllı insanlar o kimselerdir ki, gökleri, arzı, gece ve gündüzleri, göklerde parıldayan ve her biri güneşten binlerce defa daha büyük yıldızların ihtişamını düşünürler, yeryüzündeki sayısız canlı ve cansız yaratıkları göz önüne alırlar. Hoş gündüzlerin, sakin gecelerin ne kadar sağlam bir düzen ve ölçü içinde yaratılış kanununa uyarak birbirini kovalayıp durduklarını düşünürler. İbret bakışları ile yapılan böyle düşünceler sonunda, bu aleme bu düzen ve ölçüyü vermiş olan Yüce Allah’ın kudret ve azametini insanlar isteyerek ve teslimiyetle kabule mecbur olurlar.

Hatta böyle büyük varlıkları değil, bir zerreden küçük olduğu halde büyük bir duygu ile hayat ve görevini sürdürmeye çalışan bir mikrobu, yine bir zerreden küçük olduğu halde başlıbaşına bir kuvvet hazinesi olan bir atomcuğu düşünmek bile, gerçek akıl sahibi bir insan için Allah’ın yüce kudret ve hikmetini tasdik etmeye yeterlidir.

Büyük bir nizam ve intizam içinde yaratılan bütün bu güzel ve acaib varlıklar rasgele mi olmuştur? Bunlar bilgi ve hikmetten yoksun olan yahut hayal edilen bir tabiatın eseri midir? Asla böyle yanlış bir hükme hiçbir akıl sahibi varamaz.

Yine tekrar ederek diyoruz ki, Yüce Allah’ın varlığını ve büyüklüğünü anlamak ve kabul etmek için, bundan önceki maddede anlamını yazdığımız ayet-i kerîmeyi güzelce düşünmek yeterlidir. Bunun içindir ki, Peygamber efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur: “Yazıklar olsun o kimseye ki, bu ayeti okumuş da üzerinde düşünmemiştir.”

Kadim: Ezeliyyet, evveli olmamaktır. Evveli olmayana Kadim denir. Sonradan meydana gelene de Hâdis denir. Allahü Teala Kıdem sıfatı ile vasıflanmıştır. Çünkü Allah ezelîdir, kadîmdir, varlığının başlangıcı yoktur. O’ndan önce yokluk geçmemiştir. O’nun varlığı yanında milyonlarca seneler bir saniye bile sayılmaz. Yine gördüğümüz alemler, milyarlarca seneden beri mevcut bulunsa, yine Yüce Allah’ın ezeliliği yanında bir saniyelik bir hayata sahib sayılmaz.

Allah Kadîmdir, sonradan var olan şey Allah olamaz. Yüce Allah’dan başka ne varsa bunların hepsi hâdistir (sonradan olmuşlardır.) Bunlar Allah’ın kudreti ile yaratılmışlardır. Artık şübhe yoktur ki, yaratılanlar yaratana mahsus Kadîm sıfatını taşıyamazlar. Onun ezelî varlığı ile beraber hiçbir şey yoktur, alemler sonradan yaratılmıştır.

Beka: Ebediyet, sonu bulunmamak sıfatıdır. Sonu olana “Fânî”, sonu olmayana da “Bâki” denir.

Yüce Allah Beka sıfatı ile vasıflanmıştır; çünkü ebedidir, bakîdir, varlığının sonu yoktur. O’nun yok olacağı bir zaman düşünülemez. Sonradan meydana gelen bütün varlıklar, Allah’ın kudreti ile meydana gelmişlerdir. Yine Allah’ın kudreti ile yok olurlar, yine var olurlar ve binlerce değişikliklere uğrayabilirler. Fakat Yüce Allah Bakî’dir, değişiklikten ve yok olmaktan beridir. Çünkü O, başkasının kudret eseri değildir ki, onun kudreti ile yokluğa gitsin veya değişikliğe uğrasın. Aksine bütün varlıklar O’nun kudretinin birer eseridir. Onun için Yüce Allah’ın şanında yokluk ve değişiklik nasıl düşünülebilir. Her şey yok olmaya mahkumdur; ancak azamet ve ikram sahibi Allah’ın varlığı kalıcı ve süreklidir.

Havadise Muhalefet: Sonradan var olmuş şeylerden ayrı olmak sıfatıdır. Yüce Allah havadise (sonradan var olan şeylere) aykırı ve muhalif bulunmak sıfatı ile vasıflanmıştır. Çünkü Allahü Teala yaratılmış şeylerden hiçbirine hiçbir yönden benzemez, hepsine muhaliftir. Hatırlara gelen her şeyden Allahü Teala mutlak surette başkadır.

Mükevvenat ve mümkünat (yaratılan ve yaratılabilen) dediğimiz şeyler değişirler, başkalaşırlar, birbirine benzeyebilirler ve sonunda yok olurlar. Bütün bu ölümlü varlıklar, her hal ve şekilleri ile asla Allah’a benzemezler. Hiç birinde İlah ve Mabud olma sıfatlarından en küçük biri bile bulunmaz. Hiç yaratılan, yokluğa mahkum olan aciz şeyler, yok olmaktan beri bulunan yaratıcı Yüce Allah’a benzeyebilir mi? Hiç sonradan meydana gelmiş bir nesne Kadîm olan hikmet sahibi Allah’a ortak olabilir mi? Böyle sapık bir düşünceye kapılanlar, kendi ölümlü varlıklarını İlah olmaya yükselterek Allah’ın yüce varlığını da, kendi değersiz varlıkları derecesine düşürmeye varacak kadar küstahlıkta bulunuyorlar.

İnsanların ve diğer yaratıkların birçok ihtiyaçları vardır. Bunlar mekana, zamana, yeyip içmeye, gezip dolaşmaya, doğmaya, doğurmaya ve benzeri hallere muhtaçtırlar. Allah ise, bütün bunlardan beridir. O’nun Arş ve Kürsî’si, yedi kat sema denilen daha nice alemleri vardır. Fakat o, bunlardan hiç birine muhtaç değildir. Bunlar yok iken O, yine vardı.

Başkasına muhtaç olan ve yaratıkların ölümlü vasıfları ile vasıflanan bir insan İlah olamaz. Yüce dinimiz bu gibi yanlış düşüncelerden ve inançlardan kesin surette bizleri yasaklamıştır. (Allah’ın benzeri hiç bir şey yoktur; O, her söyleneni işitendir, her yapılanı görendir.)

Kıyam Bizatihi: Varlığı ve durması kendi zatıyla olmak manasında bir sıfattır. Bu sıfat da Yüce Allah’a mahsustur. Öyle ki, Hak Teala’nin ezelî ve ebedî olan varlığı kendi zatıyla kaimdir. Kendi varlığı mukaddes zatının gereğidir, asla başkasından değildir. Bunun için Allahü Teala’ya Vacibü’l-Vücud (varlığı kendinden dolayı gerekli) denilir. O’nun varlığı, başka bir var edene muhtaç olmaktan beridir. Allah’ı var eden bir varlık olsaydı, o zaman var eden o varlık Allah olurdu. Onun için “Allah’ı kim yarattı?” diye sorulmaz; çünkü O, kendiliğinden vardır, kadîmdir. Başkasının var etmesine muhtaç değildir. Eğer böyle olmasaydı, ne kainat bulunurdu, ne de başka bir şey… Bu gerçek kabul edilmeyince, içinde yaşadığımız alemin varlığını izah etmeye imkan kalmaz. Allah’dan başka var olan (mümkünat dediğimiz) şeyler ise, hem var olmaya, hem de yok olmaya bağlı oldukları için, bir var ediciye muhtaçtırlar.

Sonuç olarak denilir ki, Yüce Allah’ı var eden bir varlık düşünülemez ve O’ndan başka bir yaratıcı varlık da olamaz. “Allah’dan başka bir yaratıcı olur mu?”

Vahdaniyet: Birlik, yalnız başına olmak, benzeri olmamak; çoğalmaktan, parçalara ayrılmaktan ve eksilmekten beri bulunmak gibi manaları ifade eden bir sıfattır. Bu sıfatları taşıyana “Vahid” denir ki, gerçekte var olan, parçalara bölünmekten ve cüzlerin bir araya gelerek toplanmasından beri bulunan zat demektir. Bu sıfat da Yüce Allah’a mahsustur. Onun için denir ki, Yüce Allah zatında, ulûhiyetinde, mabudiyetinde ve diğer bütün sıfatlannda birdir. Ortaktan, eşi ve benzeri bulunmaktan beridir. Kendisinde artmak, eksilmek, cüzlere ayrılmak, başka şeylerle birleşmek gibi haller asla bulunmaz.

Allahü Teala her yönü ile birdir. Nasıl düşünülürse düşünülsün, sağduyulu bir insan, anlayış ve hikmet sahibi bir kimse Allah’tan başka bir İlah bulunduğuna inanamaz. Başkasının İlah ve Mabud olma imkanına yer veremez. İki ve daha çok ilahın bulunamayacağı kesin delillerle sabit bulunmaktadır. Şu gördüğümüz kainatın varlığı, onun devamı ve intizamı hep Allahü Teala’nın birliğine şahiddir.

Yüce Allah ulûhiyetinde, zatında ve mabudiyyetinde bir olduğu gibi, yaratıcı olmasında da birdir. Yaratılmaya ve yok edilmeye mahkum olan ve böylece mümkün adını alan her şeyi yaratan ve yok eden ancak Allah’dır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. İşte mümkünatı yaratıp yaşatmaya ve yok etmeye gücü yetmeyen bir zat ise Allah olamaz. Bunun için ikinci bir İlah’ın varlığına asla imkan yoktur. Çünkü iki İlah düşünüldüğü takdirde, bunlardan biri kendi başına mümkünatı yaratmaya kadir ise, diğeri fazladan olmuş olmaz mı? Fazladan olan yahut aciz bulunan bir zat ise nasıl Allah olabilir? Bu bakımdan akıl sahibi hiç kimse, Allahü Teala’nın zat ve sıfatlarında eşit ve benzeri bulunmadığından, bir olduğundan şüphe etmez. Birden çok yaratıcıların ve mabudların varlığına inanan milletler ise, akla ve hikmete aykırı bir inancın esiri olmuştur. Böylece gerçeği anlama bakımından büyük bir cehalet içinde kalmışlardır.

Hayat: Dirilik demektir. Allah kendi şanına mahsus bir hayat sıfatı ile vasıflanmıştır. Allah’ın ilim, irade ve kudret sıfatları ile vasıflanmasının bir gereği olarak hayat sıfatı da vardır. Hayatı olmayan bir şey, bilmekten, dilemekten ve yapabilmek gücünden yoksun olur. Bu ise, yaratıcı için büyük bir noksandır.
Bu sıfatlardan mahrum olan bir varlık, kendi kendine hiç bir şey yaratamaz. Hele bilgi, düşünce, dileme ve güç sahibi olan varlıkları yaratmaya asla kabiliyetli bulunamaz. Çünkü hiçbir eser, yaratıcısında bulunmayan bu gibi vasıfları taşıyamaz. Onun için doğa adı verilip gerçekte ilim, irade ve kudretle nitelenmeyen ve varlığı nesnelere bağlı olarak düşünülüp, onun dışında varlığı bulunmayan şuursuz bir varlık asla bir yaratıcı sıfatını taşıyamaz. Özellikle böyle bir varlık, akıl, irade ve kudret sahibi milyarlarca yaratığın mucidi hiçbir şekilde olamaz.

Sonuç şudur ki, kainatın yaratıcısı olan Allah, Hayat sıfatı ile vasıflanmıştır. Hayyü’l-Kayyûm’dur. (Hem kendisi diri hem de her şeyi dirilten ve ayakta tutandır.)

İlim: Bilmek, idrak etmek sıfatıdır. Allahü Teala ilim sıfatı ile vasıflanmıştır. O’nun ilmi, yaratıkların ilmi gibi basit ve sınırlı değildir, bütün kainatı çevreler. Allah her şeyi bilir. Onun bilgisinden hiçbir zerre hariçte kalmaz. Hiçbir varlık da düşünce ve hareketini Yüce Allah’dan saklayamaz. Zira her şeyi bilmeyen, her hareket ve düşünceden haberi olmayan bir varlık Allah olamaz, bu kadar güzel ve acaib nesneleri meydana getiremez, bu kadar yaratığı idare edemez.

Allah’ın böyle her şeyi bildiğini güzelce düşünüp doğrulayan bir insan, elbette daima uyanık bulunur, her söz ve hareketini bir edeb üzere düzenler. Fena sözler söylemez, fena işler düşünmez, başkasına sarkıntılık etmez, hiç bir kimsenin görüp bilmeyeceği bir yerde bile Allah’ın buyruklarına aykırı bir iş yapmaz. Çünkü her yaptığını bilen Yüce Allah’ın varlığına imanı vardır.

İrade: Dileyebilmek, ihtiyar edebilmek sıfatıdır. Yüce Allah irade sıfatı ile vasıflanmıştır. O’nun iradesi ezelîdir. Allah yaratacağı şeyleri bu irade sıfatı ile hikmetine göre meydana getirmeyi diler ve dilediği şey mutlaka olur. O dilemedikçe hiç bir şey vücuda gelmez. Hiç bir şey kendiliğinden var olmaz ve kendiliğinden yok olmaz. Ancak Allah’ın dilemesiyle var olur ve yine O’nun dilemesiyle yok olur.

Allah bütün bu kainatı ezelî olan iradesi üzere yaratmıştır. Yaratılmış şeylerin milyonlarca cins ve nevilere, ayrı ayrı vasıflara sahib olması, çeşitli özellikleri taşımış olması, hele bir topraktan, bir sudan, bir havadan yararlanan sayısız ağaçların, ekinlerin, meyvelerin çiçeklerin ve canlıların başka başka renklerde ve tadlarda meydana gelmesi ezelî bir iradenin neticesinden başka değildir.

İşte bütün bunlar, Allah’ın irade sıfatı ile vasıflı bulunduğuna birer şahiddir. Yüce Allah hakkında mecburiyet düşünülemez; O, her şeyi kendi dilemesiyle yaratır. Hiç bir şeyi yaratmaya veya yok etmeye mecbur değildir. Mecburiyet bir acizlik halidir ki, Allah’ın şanına uygun olmaz.

“Allah dilediğini hemen yapar.” (Hûd: 107)

Kudret: Güç ve kuvvet manasında bir sıfattır. Ezelî ve ebedî kemal üzere bir kudret Allahü Teala’ya mahsustur. Allahü Teala her mümkün varlık üzerinde dilediğini yapmaya kadirdir. Onları yaratmaya ve yok etmeye güçlüdür. O’nun kudretine nihayet yoktur. Bu büyük kainat, O’nun kudretine çok açık ve kuvvetli bir şahiddir.

Yüce Allah dilerse bir anda binlerce alemi yoktan var eder ve dilerse onları bir anda yok eder. Çünkü dilediğini bir anda yerine getiremeyen, istediğini yapamayan bir varlık kainatın İlah’ı olamaz.

Yüce Allah’ın bu büyük kudretini iyi düşünen bir mü’min, O’nun büyüklüğü önünde eğilir, O’nun kudretinden titrer, O’nun kutsal emirlerini yerine getirir ve yasaklarından sakınır.
“Allah her şeye kadirdir.”

Semi’: İşitme kuvvetidir. Allah, Semi’ (işitme) sıfatı ile vasıflanmıştır. O’nun işitmesi, yaratıkların işitmesi gibi noksan ve hudutlu değildir. Yüce Allah her şeyi vasıtasız olarak işitir, ancak vasıtalardan ve vasıtalar vasıtasiyle işiten de O’ndan başkası değildir. O, gizli ve aşikar söylenenlerin hepsini işitir, hiçbir şey O’nun işitme sıfatının dışında kalamaz. Kullarının dualarını ve zikirlerini, gizli-aşikar dilek ve yalvarışlarını işitip kabul eder ve onları mükafatlandırır. Yüce Allah’ın böyle her şeyi işittiğine iman eden uyanık bir insan, daima güzel konuşur, her zaman Allah’ı anar, O’nu yüceltir. Her sözünü ve işini Allah’ın rızasına uygun yapar.

Basar: Görme kuvveti demektir. Yüce Allah kendi şanına uygun bir halde Basar (görme) sıfatı ile vasıflanmıştır. Allah alet ve vasıta olmaksızın her şeyi görür. Fakat alet ve vasıta ile görenlerin gördüklerini de görür. Her gözden gören O’dur. Bazı şeyleri görmesi, diğer şeyleri görmesine engel olmaz ve O’nun görmesinden hiç bir şey gizli kalmaz. En karanlık gecelerde, karıncaların ve daha küçük yaratıkların kımıldamalarını, hareketlerini görür ve bilir. Şübhe yok ki, görememek ve bilememek büyük bir noksanlıktır. Böyle noksanlıklara sahib olan kör kuvvetler, İlah ve yaratıcı olamazlar. Yüce Allah ise böyle bütün noksanlıklardan beridir ve bütün kemal sıfatları ile vasıflanmıştır.

Kalbi iman dolu bir insan, Yüce Allah’ın kendisini görüp gözetmekte olduğunu bilir ve üzerinde düşünür. Böylece durumunu düzeltir, edebe aykırı hiçbir harekette bulunmaz, melekler gibi temiz bir hayat içinde yaşamaya çalışır durur.
“Biliniz ki, Allah bütün yaptıklarınızı görür.” (Bakara: 233)

Kelam: Bir manayı belirten, bir maksadı anlatan söz demektir. Yüce Allah Kelam sıfatı ile de vasıflanmıştır. O’nun kelamı (sözü) harf ve sesden beri ve kadîmdir (başlangıcı yoktur.)

Yüce Allah, kendi kadîm kelamını, dilediği zaman şanına uygun bir şekilde meleklerine işittirir, bildirir ve anlatır.

Allahü Teala’nın peygamberlerine dilediği şeyleri vahy ve ilham etmiş olması da bu kelam sıfatının bir tecellisidir. Semavî kitablar hep bu Kelam sıfatı ile meydana gelmiştir. “Kelâm-ı Kadîm” dediğimiz Kur’an-ı Kerîm de bu sıfatlarla Peygamberimize inmiş ve asırlardan beri hidayet rehberliği yapmıştır.

Tekvîn: Var etmek, yaratmak manasınadır. Bu da Allah’ın bir sıfatıdır. Yüce Allah bu tekvin sıfatı ile dilediği herhangi bir şeyi yoktan var eder veya var iken yok eder.

Yüce Allah’ın bu alemleri yaratıp yok etmesi, kullarını yaratıp yaşatması, onları beslemesi sonra da öldürüp başka bir aleme onları götürmesi, hep bu tekvîn sıfatının tecellisi ile olur.

“Allah bir şeyin olmasını dilediği zaman, ona “ol” der, o da oluverir.” (Yasin: 82)

Yüce Allah’ımızın kutsal sıfatlarına ait verdiğimiz bilgiye bir özet yaparak deriz ki: Yüce Allah’ın varlığı ve birliği büyüklüğü ve kudreti, ezelî ve ebedî oluşu ve diğer yüce sıfatları apaçıktır. Bunları inkar etmeye, düşünüp de doğrulamamaya imkan yoktur.

Bir düşünelim: Bu kainatta hiç bir şeyin kendiliğinden var ve yok olamayacağını kendiliğinden kımıldanamayacağını ilim ve fen haber vermiyor mu? Biz ise, milyonlarca alemin, milyonlarca parlak yıldızların varlığını, bunların hareket ve sükun hallerini görüp biliyoruz. Artık bunları var eden ezelî ve ebedî eşsiz bir Allah’ın varlığından nasıl şübhe edilebilir?

Yine biliyoruz ki, bilgisi olmayan, kudret ve iradesi bulunmayan bir şeyin, bir gaye ve hikmete yönelik birtakım güzel ve üstün eserleri var etmesi mümkün değildir. Oysa ki biz bu alemde her neye bakacak olsak, onun bir gayeye, bir hikmet ve düzene bağlı bulunduğunu görürüz. En büyük varlıktan en küçük varlığa varıncaya kadar bakılırsa, bunların öyle gelişi güzel bir raslantı eseri olmadığı görülüyor, bunların boşuna yaratılmadığı anlaşılıyor. Bu varlıkların her birinde üstün bir sanat ve letafet eseri, bir irade ve ihtiyar alameti görülmüş oluyor.

Artık bu kadar yararlı olan bu güzel eserlerin, ilim, kudret ve hikmet sahibi olan ezelî bir yaratıcıya muhtaç olmadığını kim söyleyebilir?

Şimdi biz, bütün bu dış alemdeki varlıklardan bakışlarımızı çevirip kendi nefsimize ve duygularımıza bakalım. Vücudumuzun her parçası ve hücresi, vicdanlarımızın bütün duygu ve kavramları, şanı çok yüce olan büyük bir Allah’ın, yaşatıp rızık veren bir yaratıcının varlığına daima şahidlik edip durmuyor mu?..

O halde şübhe yok ki, kendi varlığını ve sorumluluğunu yitirmedikçe, hiç kimse, Allah’a iman inancından, bir yaratıcının var olduğu düşüncesinden asla yoksun olamaz.

“Gökten ve yerden size rızık veren Allah’dan başka bir yaratıcı var mı?”

Kaynak: Büyük İslam İlmihali, Ömer Nasuhi Bilmen

Nefsimize Neler Söylemeliyiz

Nefse Neler Söylemeliyiz?
– Ey nefsim, yaptığın bütün işler kendi zararınadır. Niçin nasihat dinlemiyorsun?

– Benim kâr ve zararım nedir?

– Sen bir tüccarsın, kârın ebedî saadet, zararın ise ebedî felaket… Sermayen ise ömründür. Ebedî saadet ömür sermayesi ile kazanılır. Ömür tükenince ticaret kesilir. Şu anda ölmüş olsaydın, sâlih amel işleyebilmek için dünyaya geri gelmek istemez miydin?

– Elbette isterdim.
– Farzet ki öldün, bir günlüğüne dünyaya geldin. Uzun vadeli işe girmen akıl kârı mıdır? ‘Bir günde ne yapabilirsen yap!

– Her günü nasıl karşılamalıyım?

– Allah bana bugün de mühlet verdi, diye hareket etmelisin!

– Allah rahimdir, afvedebilir. Fazla çalışmak hoşuma gitmiyor.

– Ey nefsim, afvolurum ümid ve temennisiyle kendini avutma! Afva uğramazsan hâlin nice olur? Sonra afva uğramakherkese nasîb olur mu? Afva müstehak olmanın da şartı vardır.

– O halde ne yapmalıyım?

– Ölümle seni terkeden her şeyi terk et! Dünyada ne kadar sıkıntı çekilirse, âhırette o kadar rahatlık var demektir.

– Ben sıkıntıya gelemem.

– Ey nefsim farzet ki hasta oldun, meselâ şeker hastası.. Kendisine itimat ettiğimiz Gazetemizin mütehassıs doktoru, senin çok sevdiğin tatlıları, balı, baklavayı, sana yasak etse, faydalı olur diye acı ilâçlar verse, hastalığın iyi oluncaya kadar, uzun müddet sevdiğin tatlıları bırakıp acı ilâçları içmeğe devam eder misin?

– Kim etmez?

– Farzet ki, dostlarının yanına gitmek, sevdiklerine kavuşmak için uzun bir yolculuğa çıktın. Varacağın yerde, istirahat edeceğini, gayet rahat olacağını umduğun için yol meşakkatlerine, güç sıkıntılara ister istemez katlanmaz mısın?

– Elbette katlanırım.

– İşte sen bir yolcusun. Varacağın yer âhırettir. Yolcu, yol meşakkatlerine katlanmak mecburiyetindedir. Şayet yoldaki sıkıntılara katlanmayıp, rahat edeyim diye yola devam etmezse ne olur?

– Yolda kalır, sevdiklerine kavuşamaz, helak olur.

– O halde ba’zı sıkıntılara katlanmak lâzımdır. Bu sıkıntılar görünüşte çok acı ise de, bunların birer nimet olduğunu unutmamalıdır. Nasıl şeker, şeker hastası için bir zehir ise, dünya tamahı da şekerle kaplanmış bir zehirdir.

– Ya’ni mal toplamayalım mı? Şirketin Müdürü olacaktım vaz mı geçeyim?

– Hayır, malın kendisi değil, mala muhabbet kötülenmiştir. Mal, Allahü teâlânın verdiği bir ni’mettir. Ahıreti kazanmak mal ile olur. Bir çok dini vazife mal ile olur. Sıhhat ve namus mal ile korunur. Mal, helâl yolda kullanılırsa, dünyalık değil, âhıretlik olur. Dine hizmet niyyetiyle dünyaya çalışanlar, âhıreti kazanmış olurlar.

– Sapıklarla mücadele etsem çok sevâb alır mıyım?

– Hayır, onların hatası sana zarar vermez. Bunca kendi kusurun varken, elin hatâlarını, araştırma!

– Ben çok merhametliyim, bu sapıkların Cehenneme gitmesini istemiyorum. Ne pahasına olursa olsun onlarla mücadele etmek istiyorum.

– Üstünde akrep olan bir kimse, o akrebi üstünden atmağa, onu öldürmeğe çalışmayıp da, başkasının yüzüne konan sinekleri kovalamağa çalışması ahmaklık değil mi?

– Evet

– O halde her biri zehirli akrepten daha fena olan bir çok kötü huyun mevcutken başkaları ile mücadele etmen uygun olur mu?

– Olmaz, ama sapıkların sapıklığını kim bildirecek?

– Bu işi ancak âlimler yapar. Bu âlimlerin sayısız kitapları mevcut, bunların yayılmasına hizmet etmekle emr-i ma’ruf vazifesi yapılmış olur. Yoksa herkes önüne geleni tenkid etmekle hizmet etmiş olamaz.

Kaynak: Bir Bilene Soralım, Cilt 3, İhlas Yayınları

islami site, islami sohbet, dini sohbet, islami Radyo, Maltepe pazarı : Welcome !

Authorize

Kayıp parola

Kayıt ol

more