Home » Archive for "GENEL"

veda hutbeleri

Bismillahirrahmanirrahim
*** VEDÂ HUTBELERi ***

Bu unvan bir çok kimseyi şaşırtabilir belki; zira çoğu insanımız şimdiye kadar
“Vedâ Hutbeleri” değil, “Vedâ Hutbesi” ismini duymuştur.
Halbuki aşağıda metinlerini vereceğimiz üzere, Allah Resulü (s.a.s)
“Vedâ Haccı”nda bir yerde ve sadece bir hutbe değil,
birkaç yerde ve birkaç hutbe okumuştur.
Allah Resulü’nün Veda haccında, Arafat’ta, Mina’da, “Minada’ki “Hif” mescidinde,
ve “Gadir-i Hum” denen yerde hutbe okuduğu elimize ulaşan rivayetler arasında.
Ancak bu hutbelerin çoğunun içeriği birbirine yakın olduğu için,
bazıları bunların tek hutbe olduğunu,
ancak ravilerin bunları naklederken okunan yerin ve bazı bölümlerin naklinde
hata yaptıkları için bu değişikliğin ortaya çıktığını söylemektedirler.

Bizce Allah Resulü, çeşitli yerlerde çeşitli hutbeler de okumuş olabilir,
ama önemli olduğu için bu hutbelerde benzer konuları,
değişik şekillerde ve bazı ilavelerle de buyurmuş olabilir.
Nitekim her ayrı hutbede bazı ilavelerin bulunduğunu açıkça görmekteyiz.
Ayrıca bu hutbeleri nakleden bazı rivayetlerin sonunda yer alan,
“Allah Resulü bu hutbenin benzerini yine okudu ve benzer cümleleri yine tekrarladı.”
İlavesi de bizim bu görüşümüzü te’yid etmektedir.[1]

Burada bilinmesi gereken husus şudur ki nakledilen bu yerlerin hepsi kesin olmasa dahi,
veda haccında iki yerde hutbe okunduğunda hiçbir şüphe yoktur.
Bunlardan birisi Hac zamanı (Arafat, Mina veya Hîf mescidinde),
diğeri ise Hac amelleri sona erip Mekke’den ayrıldıkları bir sırada,
Mekke yakınlarında yolların birbirinden ayrıldığı nokta olan
“Gadir-i Hum” mevkiinde okunmuştur.

Biz burada Bu hutbeleri sırasıyla, sizlere nakledeceğiz.
Tabi bu arada özellikle Ehl-i Beyt’ten nakledilen kaynakları dikkate almakla birlikte,
Sünni kaynaklarda nakledilenlere değinmeği de ihmal etmeyeceğiz.
İnşaallah yeri geldiğinde göreceğiniz gibi bugün
“Veda Hutbesi” diye meşhur olan hutbe,
hatta bir çok Sünni kaynağa göre bile eksiktir.

Bu hutbelerde en çok dikkati çeken husus, Allah Resulü’nün, ister hac sırasında,
ister Gadir-i Hum’da, isterse Medine dönüşünde okuduğu bütün hutbelerde,
Ehl-i Beyt’ini ümmete hatırlatıp Kur’an-ı Kerim’in yanı sıra
Ehl-i Beyti’ni de ümmete ağır ve paha biçilmez bir emanet olarak bıraktığını
ve onlara sarıldıkları müddetçe asla dalalete düşmeyeceklerini ve bu ikisinin
kıyamete kadar birbirinden asla ayrılmayacaklarını vurgulamasıdır.

Gerçi bazı Sünni kaynaklarda bu hutbelerin bazısında Ehl-i Beyt yerine
“Sünnet” kelimesi zikredildiği görülmektedir.
Ancak, evvela, Ehl-i Beyt kelimesinin zikredildiği rivayetler daha çoğunluktadır;
saniyen sünnet kelimesini nakleden rivayetler, Kütüb-i Sütte’nin hiçbirisinde nakledilmemiştir;
sadece imam Malik’in El-Muvatta’sında senetsiz olarak zikredilmiştir.
Oysa Ehl-i Beyt’i zikreden hadisler, Kütüb-i Sitte’den Sahih-i Muslim,
Sünen-i Tirmizi, Müsned-i Ahmed b. Hanbel’de,
ve Müstedrek-üs Sahihayn, Hasais-i Nesai, Sünen-i Beyhakî,
Sünen-i Darimî, Kenz-ül Ummâl, Üsd-ül Gâbe, Dürr-ül Mensur,
Müşkil-ül Âsâr, Tarih-i Bağdad, Taberânî, Tefsir-i Fahr-i Râzî,
Mecme-üz Zevâid, Feyz-ül Kadir, Tahzib-ül Âsâr, Hilyet-ül Evliyâ,
Sevâik-ül Muhrika, gibi onlarca meşhur kaynakta, çeşitli senetlerle nakledilmiştir ki
bunların sayısını İbn-i Hacer-i Mekki yirmi küsür olarak zikretmektedir.
Bu da bu hadisin mutevatir olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Salisen sünnet kelimesini zikreden rivayetlerin doğruluğunu kabul etsek dahi,
bunun öbür rivayetlerle hiçbir çelişkisi yoktur; hatta birbirini tamamlar niteliktedir.
Adeta Allah Resulü, sahih İslam’ı öğrenmek için Kur’an ve Sünnet’i kaynak olarak gösterdikten
sonra, bunun, yani Kur’an’ın sahih tefsirini ve Resulullah’ın sahih sünnetini
öğrenmenin en güvenilir kanalının Ehl-i Beyt’i olduğunu ümmete öğütlemektedir.
Nitekim Ehl-i Beyt’i devreden çıkararak, Kur’an’ı ve Sünnet’i öğrenmeğe çalışanların,
düştükleri çelişkileri, hem tarih sayfalarında, hem de günümüzde müşahede etmekteyiz.
Ümit ediyoruz ki Müslüman kardeşlerimiz, bir an evvel bu gafletten uyanıp
asırlar boyu unuttukları ve ya unutturuldukları
Ehl-i Beyt gibi tertemiz ve şaibesiz hazineyi yeniden keşfeder ve Resulullah’ın
müekket tavsiyelerine rağmen Kur’an’dan ayırdıkları bu emanete yeniden sahip çıkıp
Resulullah’ın sadece kuru bir “sevgi” değil, onlara “sarılmayı” ve böylece yanlışlardan
korunmayı istediğini bilmeleridir artık.

Hatırlatmamız gereken bir diğer husus ise şudur ki Allah Resulü’nün
“Gadir-i Hum”da okuduğu hutbe Ehl-i Beyt’ten gelen hadislerde çok daha geniş bir
şekilde nakledilmiştir. Ancak biz, bu uzun metnin yerine Sünni kardeşlerimizle
aynı şeyleri paylaşmak için Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet rivayetlerinde
müştereken nakledilen bölümleri almayı tercih ettik ve kimseye itiraz yeri bırakmamak
için de her bölümün kaynağını dipnotta ayrıntılı bir şekilde zikrettik.

Şunu da hatırlatmamız gerekir ki bu hutbenin bütün bölümleri bütün Sünni kaynaklarda nakledilmemiştir
ve dikkat edeceğiniz gibi biz çeşitli Sünni kaynaklarda nakledilen bölümleri bir araya getirerek vereceğiz.
Ancak hutbenin bir bölümü var ki (Ehli Beyt mektebine göre bu, hutbenin en önemli bölümüdür
ve hutbenin okunmasındaki asıl amaç da zaten o mesajı vermek içindi)
bu bölüm çeşitli Sünni kaynaklarda mütevatiren nakledilmiştir ki
Merhum Allame Emini “El-Gadir” isimli 11 ciltlik şaheserinde bu hadisi,
110 sahabiden, seksen küsür tabiiden, 350’yi aşkın Sünni kaynağa dayandırarak nakletmektedir.
İsteyen kardeşlerimiz, o eşsiz eserin birinci cildine müracaat ederek bunları
en ince ayrıntılarına kadar görüp inceleyebilir.
O bölüm şu cümlelerden ibarettir: “Ey insanlar! Allah benim mevlamdır,
ben de sizin mevlanız-efendinizim.
O halde ben kimin mevlası isem,
bu Ali de onun mevlasıdır.”
“Allah’ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol.
Ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak…”

Ehl-i Beyt mektebine tabi olanlar, çeşitli karinelere ve delillere dayanarak buradaki
“Mevlâ” kelimesinin, Resulullah gibi mu’minler üzerinde her türlü tasarruf hakkına
sahip olan veli-yönetici anlamına geldiğini, dolayısıyla bu nasla Resulullah’tan
sonra böyle bir yetkinin Hz. Ali’ye verilip imamet ve hilafete atandığı görüşündedirler.
Ehl-i Sünnet ise, buradaki “Mevla” kelimesinin dost anlamında kullanıldığı görüşündedirler.
Ancak biraz öncede belirttiğimiz gibi, Ehl-i Beyt mektebi taraftarları çeşitli karine ve
delillere dayanarak bunun doğru olamayacağını yerinde açıklamışlardır.
Fakat burada bizim amacımız bu konuyu geniş bir şekilde açıklamak olmadığı için,
geniş bilgi sahibi olmak ve bu itirazları ve geniş cevaplarını öğrenmek isteyen
kardeşlerimizi akaid kitaplarına, özellikle biraz önce ismini verdiğimiz
“El-Gadir” kitabının birinci cildine müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.

Şimdi bu hutbelerin metnini sizlere sunmaya çalışacağız.
Hak Teala gereğince amel etmeği hepimize nasip buyursun.

1- Arafat’ta Okuduğu Hutbe:

“Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve bağışlanma diler,
O’na tevbe ederiz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden O’na sığınırız.
(Yaptığı amellerinden dolayı) Allah’ın hidayet ettiği birisini kimse saptıramaz ve
(hak ettiği için) Allah’ın saptırdığı birisini kimse hidayet edemez.
Şahadet ederim ki Allah’tan başka bir İlah yoktur;
tektir ve şeriki yoktur.
Ve şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve Resulü’dür.
Ey Allah’ın kulları, size Allah’tan korkmayı ve ona itaat etmeyi tavsiye ediyorum.
Hayırlı olanla başlamayı Allah’tan diliyorum.

Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz;
sizlere bazı açıklamalarda bulunacağım.
Bilmiyorum; belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.
İnsanlar! Bu gününüz, bu ayınız, bu şehriniz Mekke nasıl kutsal ve saygın ise,
Rabb’inize kavuşana dek, canlarınız, mallarınız ve namuslarınız da öyle saygındır;
(her tür tecavüzden korunması gerekir). Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve O sizleri
yaptığınız her hal ve hareketten sorguya çekecektir.
Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine iade etsin.

Ey insanlar! Artık faiz ve tefeciliğin kaldırılmıştır.
Bu durumda sadece sermayenizi alabilirsiniz. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah’ın hükmü gereği faiz ve tefecilik yasaktır. Kaldırdığım ilk faiz ise (amcam) Abbas b. Abdilmuttalib’in faizidir. O devirde güdülen bütün kan davaları da kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası da (amcam-oğlu) Rabîa’nın oğlu Amir b. Hars b. Abdilmuttalib’in kan davasıdır. Ka’beye hizmet etmek ve hacılara su dağıtmak dışında, câhiliyye döneminden kalma bütün adetler kaldırılmıştır. Kasten adam öldürmenin cezası kısastır. Kasta benzer biçimde; taş ve sopayla adam öldüren ise 100 deve diyet vermelidir. Bundan fazlasını talep etmek câhiliyye adeti sayılır.

Ey insanlar! Şeytan, bu topraklarınızda, kendisine tapılacağından umudunu yitirmiş durumdadır. Ancak bunun dışında, önemsemediğiniz bir takım amellerinizde ona uymanıza razı olmuştur.

Ey insanlar! Haram ayları ertelemek ancak küfrü artırır. Bununla kâfirler büsbütün sapıklığa düşerler. Allah’ın haram kıldığı ayların sayısını denkleştirmek için, erteledikleri o ayı bir yıl helal, bir yıl haram sayarlardı. Zaman, göklerin ve yerin yaratıldığı günkü gibi dönmektedir. Gerçekten Allah katında (kamerî) ayların sayısı, Allah indine, gökleri ve yeri yarattığı gün, Allah’ın kitabında 12 ay olarak belirlenmiştir. Bunların dördü haram aylardır: üçü peşpeşe gelir ki Zilka’de, Zilhicce ve Muharrem’dir; birisi ise Cemaziyelevvel ve Şa’ban’ın arasında yer alan Recep’tir.

Ey insanlar! Sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız olduğu gibi, onların da sizin üzerinizde hakları vardır: Sizin onlar üzerindeki haklarınız, yatağınızı bir başkasına çiğnetmemeleri, izniniz olmadan yuvanıza hoşlanmadığınız birisini almamaları ve bir ahlaksızlıkta bulunmamalarıdır. Böyle bir şey yaptıkları takdirde, Allah size, onlara öğüt verme, yataklarını ayırma ve onlara hafifçe vurma izni vermiştir. Böyle bir şey yapmadıkları sürece, onların da sizin üzerinizdeki hakları, güzel bir biçimde nafakalarını ve giyimlerini temin etmenizdir. Onlar sizin nazik yaratılışlı yardımcılarınızdır. Siz onları Allah’ın birer emaneti olarak aldınız ve yine Allah adına onların ırz ve namuslarını helâl edindiniz. Kadınlar hakkında Allah’tan korkun (onların haklarını gözetin) ve onlara hayrı tavsiye edin.

Ey insanlar! Mu’minler kardeştirler; hiçbir kimseye (mu’min) kardeşinin malı, rızası olmadan helal olmaz. Sakın benden sonra eski günlere dönüp de birbirinizin boynunu vurmayın. Ben sizin aranızda iki ağır-paha biçilmez emanet bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve benim Ehl-i Beytim. Bunlar havuz başında benimle buluşuncaya kadar, birbirlerinden asla ayrılmazlar.

Ey insanlar! Rabb’iniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerli olanınız, O’na saygıda en üstün olanınızdır. Arab’ın Arap olmayana, Allah’a göstereceği saygı dışında, hiçbir üstünlüğü yoktur. Unutmayın burada olanlar, olmayanlara da bunları iletsin.

Ey insanlar! Allah her hak sahibine mirastaki payını vermiştir. Onun için vârise 1/3’ten fazla vasiyet hakkı yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona âittir. Zinâ eden taşlanarak öldürülmelidir. Kim babasından başkasının oğlu olduğunu iddia eder, efendisinden başkasına intisâba kalkarsa; Allah’ın, meleklerin ve bütün lanet edenlerin laneti onun üzerine olsun. Allah böyle kimselerin ne farz, ne de nâfile ibâdetlerini kabul eder. Kölelerinizin haklarına da riayet edin; onlara yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin. Bağışlayamayacağınız bir hata işlerlerse elinizden çıkarın, ama cezâlandırmayın.

Ey insanlar! Bu anlattıklarımı burada bulunanlar bulunmayanlara da ulaştırsın. Çünkü burada bulunamadığı için sözlerimi dinleyemeyen nice kimseler, burada bulunup ta dinleyenlerden daha kavrayışlı ve anlayışlı olabilir.

Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar; ne diyeceksiniz?”

Orada bulunan ashâb: “Allah’ın elçiliğini îfâ ettin. Vazifeni yerine getirdin. Bizlere tavsiyelerde bulundun, diye şâhitlik edeceğiz.” Diye cevap verdiklerinde, Allah’ın Rasûlü (s.a.a) şehâdet parmağını kaldırdı ve kalabalığın üzerinde gezdirerek üç defa şöyle buyurdu:

“Allah’ım Şâhit ol! Allah’ım Şâhit ol! Allah’ım Şahid ol!”[2]

2-) Minâ’da Okuduğu Hutbe:

Allah’a hamd u senadan sonra şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! sözümü dinleyin ve üzerinde düşünerek (onu anlamaya çalışın) bilmiyorum belki bu yılımdan sonra bir daha sizinle burada buluşamam. Sonra devam şöyle etti:

Acaba, hangi günün en değerli gün olduğunu biliyor musunuz?” İnsanlar: “Bu gün” diye cevap verdiler. “Peki aylardan hangisi?” diye sorunca yine “bu ay” dediler. “Beldelerden hangisi, en değerli ve en hürmetli beldedir?” diye sordu. Onlar da “bu belde (Mekke)” diye cevap verdiklerinde, şöyle buyurdu: “Hiç şüphesiz sizin kanlarınız, mallarınız ve namuslarınız birbirinize aynı bu günün, bu ayın ve bu beldenin hürmet ve saygınlığı gibidir ve bu Rabbimizi mülakat edeceğiniz güne kadar devam edecektir ki o gün amellerinizden sizi hesaba çekecektir. Ey insanlar! Üzerime vazife olanı size tebliğ ettim mi?” “Evet” deyince, “Allah’ım sen de şahit ol.” buyurdu.

Sonra şöyle devam etti: “Şunu iyi bilin ki cahiliyet döneminin göstergelerini ve bidatlerini veya o zamandan kalan kan ve mal davalarının hepsini ayaklarım altına almış bulunuyorum. Kimsenin kimseye takva dışında bir üstünlüğü yoktur. Gerekeni size ilettim mi?” “Evet” dediklerinde şöyle devam etti.: “Allah’ım sende şahit ol.”

“Şunu bilin ki cahiliyet zamanından kalan her türlü faizli (borç) kaldırılmıştır. İlk kaldırılan faiz ise (amcam) Abbas b. Abdilmuttalib’in faizidir.

Yine cahiliyet zamanından kalan bütün kanların (kısas hakkı) kaldırılmıştır; ilk kaldırılan kan ise (amcamın oğlu) Haris bin Rabia’nın kanıdır. Acaba gerekeni tebliğ ettim mi?” “Evet” dediler. O zaman “Allah’ım sen de şahit ol” diye ekledi.

“Bilin ki Şeytan sizin bu topraklarınızda tapılmaktan ümidini kesmiştir. Ama o (çaresiz) iyi amellerinizi küçümseyip onlarda ihmalkarlık yapmanıza razı olmakla yetinmiştir; bilin ki ona itaat etmek, ona ibadet etmektir.

Ey insanlar unutmayın ki Müslüman müslümanın kardeşidir gerçekten. Hiçbir Müslüman’a, Müslüman birisinin kanı helal olmaz. Hiçbir Müslüman’a, Müslüman’ın malı, kendi gönül rızasıyla verdiği hariç, helal olmaz.

Ben, insanlar “Lailahe illallah” deyinceye kadar onlarla savaşmaya emredildim. Ama bu cümleyi söylediklerinde kanları ve mallarını benden korumuş olurlar; (Allah’ın) belirlediği bir hak olursa o başka; (kıyamet) hesapları ise Allah’a aittir. “Ey insanlar gerekeni tebliğ ettim mi?” “Evet” deyince şöyle arz ettiler: “Allah’ım sen de şahid ol!”

“Ey insanlar! Sözümü ezberleyin ki benden sonra ondan yararlanasınız. Onu kavramaya çalışın ki bu vesileyle benden sonra yücelesiniz.

Aman! Benden sonra kafirler olarak geri dönüp dünya için kılıçla birbirinizin boynunu vurmaya çalışmayın!”

Sonra şöyle devam ettiler: “Şunu bilin ki ben, sizin aranızda iki şey (emanet) bırakıyorum ki eğer onlara sarılırsanız asla dalalete düşmezsiniz; Allah’ın kitabını ve Ehl-i Beyt’im olan itretimi. Latif ve her şeyden haberdar olan (Allah), bana haber vermiştir ki bu ikisi, (Kevser) havuzu başında bana varıncaya kadar asla birbirinden ayrılmazlar. Unutmayın ki kim bu ikisine sarılırsa kurtulmuştur ve kim onlara muhalefet ederse, helak olmuştur. Acaba gerekeni tebliğ ettim mi?” Oradakiler “Evet” deyince, şöyle arz ettiler: “Allah’ım, sen de şahid ol!”

Sonra şöyle devam ettiler: “Bilin ki sizden bazı kişiler havuz başında benim yanıma varid olacaklar, ancak tanınıp benden uzaklaştırılacaklar. Ben, “Ya Rabbi, bunlar benim ashabımdırlar!” diyeceğim. Cevabımda şöyle denilecek: “Ey Muhammed, onlar senden sonra yeni şeyler icad ettiler ve senin sünnetini değiştirdiler. O zaman ben de şöyle diyeceğim: “Uzak olsunlar, uzak olsunlar!”[3]

3- Mina’daki Hîf Mescidi’nde Okuduğu Hutbe:

“Allah, benim sözlerimi duyduğunda (onu iyice) dinleyip onu duymayanlara ulaştıranın (yüzünü) nurlandırsın. Ey insanlar, burada olanlar, olmayanlara da ulaştırsın; zira nice fıkıh (idrake layık söz) taşıyan vardır ki, kendisi derinlemesine onu anlamaz. Ve nice fıkıh taşıyan kimse vardır ki onu kendisinden daha derin düşünen kimseye ulaştırır.

Üç şey vardır ki Müslüman bir kimsenin kalbini onlardan hiçbir şey saptırmamalıdır: Allah iç ameli halis kılmak, Müslümanların (hak) imamlarının hayrını isteyip onlara itaat etmek ve onların topluluğundan ayrılmamak. Müslümanların imamlarının daveti bütün Müslümanları ilgilendirir. Mu’minler birbirleriyle kardeştirler ve kan ve ırk açısından eşittirler. Başkalarına karşı tek el gibidirler. Onların en zayıflarının bağladığı ahit ve sözleşmeye bile (herkes) sadık kalmalıdır.”

Ardından şöyle devam ettiler: “Ey insanlar, hiç şüphesiz ben sizin aranızda iki ağır-paha biçilmez emanet bırakıyorum.” “Ya Resulallah, nedir bu iki ağır emanet?” diye sorduklarında şöyle buyurdu: “Allah’ın kitabı ve benim itretim olan Ehl-i Beyt’im; latif ve her şeyden haberdar olan (Allah), bana haber verdi ki (Kevser) havzu başında bana varıncaya kadar bu ikisi asla birbirlerinden ayrılmazlar; (işaret parmaklarını birleştirerek) aynı benim şu iki işaret parmağım gibi. (Yani her yönleriyle eşittirler.) İşaret ve orta parmaklarım gibi demiyorum ki birisi diğerinden farklı olmuş olsun!”[4]

4- Gadir-i Hum’da Okuduğu Hutbe:

Hicretin onuncu yılında, Zilhiccet-il Haram ayının on sekizinde[5] Resulullah (s.a.a) vedâ haccından dönerken[6] Gadir-i Hum bölgesinde, Cuhfe ismindeki bir menzilde,[7] Medine, Mısır ve Şam (Suriye) yollarının ayrımında[8] Resul-i Ekrem’e (s.a.a) şu ayet nazil oldu:
“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevi) yapmayacak olursan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide, 67)
Bu ayet indikten sonra, Resul-i Ekrem (s.a.a) kervanlara durmalarını ve oracıkta bineklerinden inmelerini emretti. İleridekileri çağırttı, geride kalanlar da gelip yetiştiler.[9] Sonra ashabını, dağılmamaları için oradaki dikenlerin gölgesinde gölgelenmekten alıkoydu, ağaçların dibini de diken, çör-çöpten temizlemelerini buyurduktan sonra[10] halkı cemaat namazına davet etti.[11] Ashap bir diken ağacının dalları üzerine elbiseler atarak Resulullah (s.a.a) için bir gölgelik hazırladılar.[12] O hazret öğle namazını o yakıcı sıcaklıkta,[13] o cemaatla birlikte kıldıktan sonra, hutbe için ayağa kalktı. Allah’a hamd u senâ ve insanlara öğüt ve nasihatte bulunduktan sonra şöyle buyurdu:
“Yakında ben (İlahî) davete icabet edeceğim; (dünyadan göçüp gideceğim). Ben de, siz de Allah katında sorumluyuz. O gün siz Allah’a ne cevap vereceksiniz?” Oradakiler hep bir ağızdan:
“Senin risaletini tebliğ ettiğine, bize nasihat edip hayrımızı istediğine tanıklık edeceğiz; Allah seni hayırla mükafatlandırsın!” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve peygamberi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna şehadet ediyor musunuz? diye sorunca da insanlar, “evet” dediler. “Bütün bunlara tanıklık ederiz.” Bu defa da, “Benim sesimi duyuyor musunuz?” diye sordu. Buna da “evet” cevabını verdiler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Ben sizden önce, sizden ayrılacağım ve siz Kevser Havuzu’nun başında bana geleceksiniz. O öyle bir havuzdur ki, genişliği Busrâ’dan San’â’ya kadardır.[14] O havuzun kenarında, gökteki yıldızların sayısınca gümüş kadehler vardır. Ben orada, sizin aranızda emanet bıraktığım iki paha biçilmez şeyi soracağım. O halde benden sonra o iki şeye nasıl davranmanız gerektiğine dikkat edin!”
Bu arada halkın içinden biri seslenerek, “Ya Resulullah! O iki paha biçilmez şey nedir?” diye sordu. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu:
“Onlardan biri, bir tarafı Allah’ın elinde ve diğer tarafı ise sizin elinizde olan Allah’ın Kitabı’dır. Ona yapışın; sapmayın ve değiştirmeyin; diğeri ise, İtretim olan Ehl-i Beytim’dir. Latif ve her şeyden haberdar olan (Allah), bu ikisinin (Kevser) Havuzu’nun başında bana ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmayacağını bildirdi. Ben Allah’tan bunu istedim. O halde, o ikisinden öne de geçmeyin, arkaya da kalmayın; yoksa helak olursunuz. Onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın; çünkü onlar sizden daha bilgilidirler.”
Sonra şöyle devam etti:[15] “Benim müminlere kendi nefislerinden daha evla ve üstün olduğumu (onlar üzerinde tasarruf ve yetki sahibi olduğumu) bilmiyor musunuz?”
Halk “Evet, ya Resulullah biliyoruz!”[16] diyince şöyle buyurdu:
“Benim her mümine kendi nefsinden daha evla olduğumu bilmiyor musunuz?” Halk yine “evet, biliyoruz ya Resulullah!” dediler.[17] Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) Ali’nin elinden tutarak koltuğunun altındaki beyazlık görününceye kadar kaldırıp[18] şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Allah benim mevlamdır, ben de sizin mevlanız-efendinizim.[19] O halde ben kimin mevlası isem, bu Ali de onun mevlasıdır.”[20] “Allah’ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol.[21] Ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak.[22] Ona muhabbet edene muhabbet et, ona buğz edene buğz et.”[23] Sonra şöyle buyurdu: “Allah’ım sen de şahid ol”[24] Ravi der ki, daha bu ikisi (Resulullah ve Ali) birbirinden ayrılmamıştı ki şu ayet nazil oldu: “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip-beğendim.” (Mâide/3)
Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Dini mükemmelleştiren, nimetleri tamamlayan, benim risaletimden ve Ali’nin velayetinden hoşnut olan Allah en yücedir.”[25] Yakubi kendi Tarih’inde Medine’de nazil olan ayetlerden bahsederken şöyle yazar: Resulullah’a (s.a.a) nazil olan en son ayet “Bugün size dininizi kemale erdirdim” ayetidir. Bu rivayet sahihtir. Bu ayet, Resulullah (s.a.a) Gadir-i Hum’da Ali b. Ebi Talib’in velayet ve hilafetini açıkça herkese duyurduktan sonra nazil oldu.[26] Bu törenin ardından Ömer b. Hattab Hz. Ali’yi görerek şöyle dedi: “Ey Ebu Talib oğlu, ne mutlu sana! Erkek ve kadın her mu’minin velisi-efendisi oldun.”[27] Başka bir rivayette ise şöyle geçer: Ömer b. Hattab Hz. Ali’ye “Ne mutlu sana ey Ebu Talib’in oğlu!” dedi.[28]

helllooooooasasasas

Çok güzel dua

Elhamdü lillahi rabbil âlemin.

Vel âkibetü lil müttakin.

Velâ udvane illa alez zalimin.

Vessalâtu vesselâmu alâ resülinâ muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihî ecmeîn.

Ey Kerim ve Rahim olan RABBİMİZ!

Kendimizi senin uçsuz bucaksız inayetine, yardımına, affına,
lütfuna, rahmetine, keremine bıraktık. Senden yardım bekliyoruz.

Belki layık değiliz, belki yüzümüz yok, belki hakkımız değil,
ancak biliyor ve ikrar ediyoruz ki senden başka gidecek yolumuz yok, senden başka
tutunacak ipimiz yok, senden başka sığınacak kapımız yok, senden başka kimsemiz yok. Biz seni istiyoruz, maksudumuz sensin, bütün istediğimiz senin bizden razı olmandır, bize yar ve yardımcı olmandır.

Ey “ol” emriyle bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen sayısız
âlemleri yaratan ve “yok ol” emriyle de her şeyi bir anda yok etme gücüne sahip
olan, Rahman ve Rahim olan ALLAH’ım. Gerçek olarak biliriz ve bildiririz ki, senden başka ilah yoktur.

Ey yüceler yücesi, var ve bir olan ALLAH’ım!

‘’Bana dua edin, duanızı kabul edeyim.’’ ‘’Duanız olmasa neyinize kıymet edeyim.’’ buyuruyorsun.

Bizim şu âcizane, hâlisane duamıza icabet eyle,

ivaü’l-hamd sancağı altında toplananlardan, O’na komşu olanlardan eyle.

O’nu derdimizin dermanı, karanlık gecemizin meşalesi eyle.

Gözümüzün nuru, gönlümüzün süruru eyle.

Bizi, O’nun yolunda şaşırmadan yürüyenlerden eyle.

Fahr-i kâinat mefhari mevcudat olan peygamberimizin şefaatine bizi de nail eyle.

Bizi, O’na yakın eyle, bizi O’na muhtaç eyle.

Bizi, O’na ümmet olma şeref ve şuurunu taşıyanlardan eyle YA RABBİ.

Okuduğumuz Kur’an-ı Kerim’i ve hatmi şerifi izzetinde kabul eyle.

Hâsıl olan sevabı, öncelikle sevgili peygamberimizin ruhu şerifine ikram eyle.

Bütün peygamberlerin ve onları yoldaş edinenlerin pak ruhlarına hediye eyle.

İsimleri unutulmuş, nesilleri kesilmiş, gariplerin, acizlerin ruhlarına da hediye eyledik vasıl eyle YA RABBİ.

Ey dualara icabet eden, bize şahdamarımızdan daha yakın olan, esirgeyen, bağışlayan, lütfeden ALLAH’ım.

Ey yerleri ve gökleri yaratan, gizli ve açık her şeyi hakkıyla bilen, mülkün ve saltanatın ve
bütün varlıkların sahibi, gözden uzak gönle yakın, her şeye kadir olan yüce ALLAH’ım.

Ey hesap gününün sahibi, rahmeti gazabından çok, insan ve cinleri ancak ibadet
etsin diye yaratan, ilk emri “oku” olan, âlemlerin RABBİ ALLAH’ım.

Ey yalnızların en yakını, tek başına kalanların dostu, çaresizlerin yardımcısı,
fakirlerin sonsuz serveti, zayıfların kuvveti, gariplerin şikayet merci’i olan yüce RABBİMİZ.

Ey geceyi gündüze, gündüzü geceye katan, azameti ve yüceliği olan, ihsanı bol, rahmeti bol olan RABBİMİZ.

Bütün hamd ü senalar sanadır. Övgü ve şükürler sanadır, dua ve niyazlar,
yalvarış ve yakarışlar, dile getirdiğimiz getiremediğimiz her türlü eşsiz hamd ve sena ancak sana mahsustur ALLAH’ım.

Biz ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz, ancak senin
için namaz kılar ve ancak sana secde ederiz, yalnız sana yalvarır, ancak sana koşar ve sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya çalışırız.

ALLAHIM;

Sen affedicisin, affı seversin, bizi ve bütün inanları affeyle.

Hatayla işlemiş olduğumuz bütün günahları affeyle.

Bize rahmetinle, şerefinle, bereketinle muamele eyle.

Bize kereminle, ihsanınla, fazlınla ikram eyle.

Bizi bağışlayarak bize merhamet eyle.

Bize nasuh bir tevbe ve hidayet ihsan eyle.

Tevbemizi kabul edip bizi mağfiret eyle.

ALLAHIM;

Kur’an-ı Kerim hürmetine, O’nun bereketiyle bizi affeyle.

Bizi, Kur’an-ı Kerim’i okuyanlardan, anlayanlardan, yaşayanlardan eyle.

Kur’an-ı Kerim’i dünyada arkadaş, kabirde yoldaş, nuruyla ahiret şefaatci eyle.

Bize, Kur’an-ı Kerim’in saadetini, selametini nail eyle.

Bizi, Kur’an-ı Kerim’in kerametiyle mükerrem eyle YA RABBİ.

ALLAHIM;

Bizi zatına kul habibine ümmet olanlardan eyle,

En güzel isimlerinle bize tecelli eyle.

Bizi, hakkı bilip hakka tabi olanlardan; batılı da batıl bilip, batıldan kaçanlardan eyle.

Bizi, rızanı kazananlardan, rahmet-i Rahman’a kavuşanlardan eyle.

Bizi, zikrinle dolup taşanlardan, senin yolunda koşanlardan eyle.

Bizi, cennetine girenlerden, cehenneminden azad olanlardan eyle.

Yalvarıyoruz, bizi cemalini görenlerden eyle YA RABBİ.

ALLAHIM;

Sevgili Peygamberimize salat-ü selam, vesile, üstünlük ve yüksek dereceler ikram eyle.

O’nu vaat ettiğin makam-ı mahmud’a nail eyle.

Şüphesiz sen vaadinden dönmesin.

Ehl’i beytini, ashabını ve O’nun izinde yürüyenleri her türlü ihtirama ve muhabbete nail eyle.

Bizi, iki cihan güneşinin sünneti seni yelerini yaşayanlardan eyle.

L

Topraklar altında hak ile yeksan olmuş, dünyada kimi kimsesi kalmamışların ruhlarını da hissedar eyle.

Dualar bekleyen kaffe-i ehli imanın ruhlarını da haberdar eyle.

Bu duaya icabet edip âmin diyen kardeşlerimizin mevtalarını da hissedar eyle.

Ruhlarını şad eyle.

Makamlarını cennet eyle.

Derecelerini ali eyle.

Kabirlerini cennet bahçesinden bir bahçe eyle.

Seyyi’atlarını hasenata tebdil eyle.

Dünyada kalanlara yardım ve hidayet eyle.

Sabrı cemiller lütfeyle.

Onlara ve bize, hepimize bol bol rahmet eyle YA RABBİ.

ALLAHIM;

Bizi, son nefesimizde, iman ile İslam ile Kur’an ile, göçenlerden eyle.

Kelime-i şehadeti söyleyerek ruhlarını teslim edenlerden eyle.

( EŞHEDÜ ENLA İLAHE İLLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RESULULLAH ).

Dar-ı bekâya aşk ile vecd ile heyecan ile neş’e ile gidenlerden eyle.

Bize ve sevdiklerimize güzel ölümler lütfeyle.

Bizi, ölmeden önce ölenlerden eyle YA RABBİ.

ALLAHIM;

Yaptığımız bütün ibadetlerimizi kabul eyle.

Hoşnutluğunu kazandıracak, kusursuz kullukta bulunma imkânlarını lütfeyle.

Bizi, rızanı kazanmak için acele edenlerden, amel-i sâlih işleyenlerden eyle.

Hakiki iman edenlerden, yoluna yönelenlerden, emrine kulak verenlerden eyle.

Birbirine karşı hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden, seni zikredenlerden ve sana şükredenlerden eyle.

İyilik ve güzellikten yana olan, hayır ve hizmetten geri durmayanlardan eyle.

Bahtiyar kullarının amellerini işleyenlerden, muradına nail olanlardan eyle.

Böylece bizi, razı olduğun sevgili ve seçkin kullarından eyle YA RABBİ.

ALLAHIM;

Bizi, nefsimizin çılgın istek ve arzularından muhafaza eyle.

Bizi, iyilik yaptığında sevinen, kötülük işlediğinde pişman olup af dileyenlerden eyle.

Bizi, nimetlerin karşısında nankörlük edenlerden değil, bol bol hamd edenlerden eyle.

Bizi, hidayete erenlerden, muttaki, muvahhid, mücahid olan güzel kullarından eyle.

Bizi, senin yolunda malıyla, canıyla, ilmiyle, her şeyiyle cihad eden; son nefesinde şehadet şerbeti içen kullarından eyle.

Bizi, huzurundan boş çevirme, lütfunu nail eyle YA RABBİ.

ALLAHIM;

Bize, küfre açık kapı bırakmayan bir iman nasip eyle.

Bize, hayırlı ve huzurlu ömürler ihsan eyle.

Umduklarımıza nail eyle, korktuklarımızdan emin eyle.

Ayıplarımızı ört, kalplerimizi pak eyle.

Hayırları feth eyle, şerleri def eyle, sonumuzu hayr eyle.

Sana hakkıyla kulluk edenlerden, affına erenlerden eyle.

Doğruyu söyleyenlerden, yanlışa düşmeyenlerden eyle.

Hakikatten şaşmayanlardan, doğru yoldan sapmayanlardan eyle.

ÂMİN!

Ve selâmün alel mürselin.

Vel hamdü lillâhi rabbil âlemin. El-FATİHA!
Böylece biz, huzuruna geldik, boynumuzu büktük, ellerimizi sana açtık.

amin

helllooooooasasasas

hz.Muhammed aleyhisselâmın Doğumu

Muhammed aleyhisselâm Hicret’ten 53 sene evvel Rebîulevvel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke’nin Haşimoğulları mahallesinde, Safâ Tepesi yakınında bir evde doğdu. Bu gün, Mîlâdî 571 yılına ve Nisan ayının yirmisine rastlamaktadır. O gün henüz güneş doğmadan âlem nûr ile doldu. Âdem aleyhisselâmdan beri babadan evlâda intikal edegelen nûr asıl sâhibine ulaştı.

O’nun doğumunu annesi hazret-i Âmine şöyle anlatıyor: “Doğum ânı geldiğinde heybetli bir ses işittim. Ürpermeye başladım. Sonra beyaz bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni sığadı. O andan sonra bendeki korku ve ürpertiden eser kalmadı. Yanımda süt gibi beyaz bir kâse şerbet gördüm. O şerbeti bana verdiler. O anda çok susamış idim. Verilen şerbeti içtim. Baldan tatlı ve soğuk idi. İçer içmez susuzluğum gitti. Sonra büyük bir nûr gördüm, Evim o kadar nûrlandı ki, o nûrdan başka bir şey görmüyordum. O sırada çok hâtun gördüm. Boyları uzun, yüzleri güneş gibi parlıyordu. Etrafımı sarıp, bana hizmet eden bu hâtunlar, Abdü Menâf kabîlesinin kızlarına benzerlerdi. Yine o sırada beyaz, uzun ve gökten yere uzanmış ipek bir kumaş gördüm. Dediler ki: O’nu insanların gözünden örtün. O anda bir grup kuş peydâ oldu. Ağızları zümrütten, kanatları yâkuttandı. Gümüş ibrikler tutarak havada duruyorlardı. Bana korku gelip terlemiştim, ter damlalarından misk kokusu yayılıyordu. O halde iken gözümden perdeyi kaldırdılar. Doğudan batıya kadar bütün yeryüzünü gördüm. Üç alem (bayrak) dikildi. Onların biri meşrik (doğu), biri mağrip (batı) biri de Kâbe’nin üstünde idi. Etrafımda çok sayıda melekler toplandı. Muhammed doğar doğmaz, mübârek başını secdeye koydu ve şehâdet parmağını kaldırdı. O anda gökten bir parça beyaz bulut indi. O’nu kapladı. Bir ses işittim; “Onu mağripden meşrıka kadar her yerde gezdirin. Tâ ki cümle âlem onu, ismiyle, cismiyle ve sıfatıyla görsünler.” diyordu. Sonra o bulut gözden kayboldu ve Muhammed’i bir beyaz yünlü kumaş içinde sarılı gördüm. Yine o sırada yüzleri güneş gibi parlayan üç kişi gördüm. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek vardı. İbrikten sanki misk damlıyordu. Muhammed’i o leğenin içine koydular. Mübarek başını ve ayağını yıkadılar ve ipeğe sardılar. Sonra mübârek başına güzel koku sürüp, mübârek gözlerine sürme çektiler ve gözden kayboldular.”

Muhammed aleyhisselâmın doğduğu sırada hazret-i Âmine’nin yanında Abdurrahman bin Avf’ın annesi Şifâ Hâtun, Osman bin Ebü’l-Âs’ın annesi Fâtımâ Hâtun ve Peygamberimizin halası Safiyye Hâtun vardı. Bunlar da gördükleri nûru ve diğer hâdiseleri haber verdiler. Şifâ Hâtun şöyle anlatıyor: “Ben, o gece Âmine’nin yanında idim. Muhammed aleyhisselâmın doğar doğmaz duâ ve niyâz ettiğini işittim. Gâibden; “Yerhamüke Rabbüke” diye söylendi. Sonra bir nûr çıkıp o kadar ışık verdi ki, doğudan batıya kadar her yer göründü…” Bundan başka birçok hâdiseye şâhit olan Şifâ Hâtun; “Ne zaman ki, O’na peygamberlik verildi; hiç tereddüt etmeden ilk îmân edenlerden biri de ben oldum.” dedi.

Safiyye Hâtun da şöyle anlatmıştır: “Muhammed aleyhisselâm doğduğu sırada her tarafı bir nûr kapladı. Doğar doğmaz secde etti, mübârek başını kaldırıp açık bir dille “Lâ ilâhe illallah, innî resûlullah” dedi. O’nu yıkamak istediğimde, biz O’nu yıkanmış olarak gönderdik.” denildi. O sünnet olmuş ve göbeği kesilmiş görüldü. O’nu kundağa sarmak istediğimde sırtında bir mühür gördüm, mühürün üzerinde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) yazılı idi. Doğar doğmaz secde ettiği sırada hafif sesle bir şeyler söylüyordu, kulağımı mübârek ağzına yaklaştırdım; “Ümmetî, Ümmetî” (Ümmetim, ümmetim) diyordu…”

Resûl-i ekrem efendimizin doğduğunu dedesi Abdülmuttalib’e Kâbe’de Allah’a yalvarıp duâ etmekteyken müjdelediler. Abdülmuttalib bu müjdeyi alınca çok sevinip O’nu görmeye giti ve; “Bu oğlumun şânı, şerefi çok yüce olacaktır” dedi. Sonra da O’nun doğumunu kutlamak için doğumun yedinci gününde Mekke halkına üç gün ziyâfet verdi. Ayrıca şehrin her mahallesinde develer keserek insan ve hayvanların istifâde etmesi için bıraktı. Ziyâfet sırasında çocuğa hangi ismi koydun diyenlere Muhammed ismini verdim dedi. Neden atalarından birinin ismini vermedin diyenlere; “Allah’ın ve insanların O’nu medh etmelerini, övmelerini istediğim için.” cevabını verdi. Annesi de Ahmed ismini koydu.

Muhammed aleyhisselâm doğduğu sırada ve doğduktan sonra pekçok hâdise meydana geldi.

Muhammed aleyhisselâmın dünyâya geldiği gece bir yıldız doğdu. Bunu gören Yahûdî bilginleri Muhammed aleyhisselâmın doğduğunu anladılar. Eshâb-ı kirâmdan Hassân bin Sâbit anlatır: “Ben sekiz yaşında idim. Bir sabah vakti Yahûdînin biri, hey Yahûdîler! diye çığlık atarak koşuyordu. Yahûdîler ne var, ne yırtınıyorsun diyerek yanına toplanınca şöyle söyledi: “Haberiniz olsun Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyâya geldi…”

Muhammed aleyhisselâm doğduğu gece Kâbe’deki putlar yüz üstü yere yıkıldı. Urvetübni Zübeyr rivâyet eder: “Kureyşten bir cemâatin bir putu vardı. Yılda bir defâ onu tavâf ederler, develer kesip şarap içerlerdi. Yine öyle bir günde putun yanına vardıklarında onu yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine kapandı. Bu hal üç defâ tekrarlandı. Bunun üzerine etrâfına iyice destek verip diktikleri sırada şöyle bir ses işitildi: “Bir kimse doğdu yer yüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalbleri titredi.” Bu hâdise tam Muhammed aleyhisselâmın doğduğu geceye rastlıyordu.

Medâyin şehrindeki İran Kisrâsının sarayının on dört kulesi (burcu) yıkıldı. O gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisrâ ve halkı yine kendilerinden bâzı ileri gelenlerin gördükleri korkunç rüyaları tâbir ettirdiklerinde bunun büyük bir şeye alâmet olduğunu anladılar.

Yine o gece Mecûsîlerin yâni ateşe tapanların bin yıldan beri yanmakta olan kocaman ateş yığınları âniden söndü. Ateşin söndüğü târihi not ettiler. Kisrânın sarayından burçların yıkıldığı geceye isâbet ediyordu.

O zaman insanların mukaddes saydıkları Sâve Gölü de yine o gece bir anda suyu çekilip, kuruyuverdi.

Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semave Nehrinin vâdisi de, o gece, su ile dolup taşarak akmaya başladı.

Muhammed aleyhisselâmın doğduğu geceden îtibâren şeytan artık Kureyş kâhinlerine vukû bulacak hâdiselerden haber veremez oldu. Kehânet sona erdi…

Muhammed aleyhisselâmın doğduğu gece ve daha sonra o zamâna kadar görülmemiş bu hâdiselerden başka pekçok hâdise vukû buldu, bunların hepsi son Peygamber Muhammed aleyhisselâmın dünyâyı teşrif ettiğine işâret olmuştur.

kaynak: islami sohbet

Namaz içinde abdesti bozulan bir kimsenin, gidip abdest aldıktan sonra namazını tamamlamasının caiz olmasında bazı şartlar var mıdır

130586

 

1 – Abdesti bozan sebep, hades-i semavi cinsinden olmalıdır. Yani namaz kılan kimsenin irade ve ihtiyarı olmadan abdesti bozulmuş olmalıdır, elinde olmaksızın burnunun kanaması gibi. Birinin vurması veya bir canlının ısırması sebebiyle kan çıkması, kasten abdest bozma gibidir. Çünkü fi’lin oluşmasında kulun ihtiyarı bulunması sebebiyle “semavi hades” vasfından çıkmış olur. Hatta birisi damda yürürken aşağıda namaz kılan kimsenin başına taş düşüp kanamış olsa yine hades-i semavi sayılmaz. Çünkü taşın düşmesi ihtiyari değil ise, onun düşmesine sebep olan yürümekte irade ve ihtiyar mevcuttur.
2- Namaz kılanın vücudunda meydana gelmiş olmalıdır. Böyle olmayıp da hariçten namaza engel olabilecek bir pislik, namaz kılan kimsenin üzerine isabet etse onu temizleyip de namaza devam edemez. Bu durumda o kimsenin namazı fasid olur.
3- Abdesti bozan sebep, guslü gerektiren bir şey olmamalıdır. Bundan şu kast olunmaktadır: Namaz kılan uyuklayıp da uykusunda ihtilam olsa veya bir şeye bakmanın yahut nahoş şeyler düşünmenin neticesinde kendisinden meni boşanmış olsa; gusül yapıp da namazın geri kalanını tamamlayamaz. Yeni baştan kılması gerekir.
4- Abdesti bozan sebep, çok nadir vukubulan cinsten olmamalıdır. Bayılma gibi nadiren vukubulan bir şey ile abdest bozulacak olsa, abdesti alıp üzerine tamamlamak caiz değildir.
5- Namaz kılan o kimse, abdest bozulduktan sonra, bir rükün eda etmiş olmamalıdır. Mesela, kıyamda Kur’an-ı Kerim okumakta iken abdesti bozulan kimse, okumayı kesmeyip, abdest yenilemeye giderken Kur’an okumaktan; abdestin bozulması rüküda veya secdede iken vaki olsa, rüknü eda kastı ile başını kaldırmaktan çekinmektir. Bu kimsenin rükü ve secdeden başını kaldırması abdestini tamamlamaya gitme kastı ile olacaktır. Bunları yapan kimse, namazın rüknünü abdestsiz olarak ifa edince, namazını ifsad etmiş oduğundan, abdestinin bozulduğu yerden devam ederek namazını tamamlayamaz. Abdestini aldıktan sonra, namazı baştan kılması gerekir. Böyle bir hal kıyamda iken vaki olunca okumayı hemen kesip rükü veya secdede vaki olunca hemen namazdan çıkıp abdestini yeniler, o rüküu veya secdeyi sonra iade eder.
6- Yürüme halinde iken bir rükün eda etmiş olmamalıdır. Şöyle ki: Abdestini tazeleyip gelirken, namazının rüknü olan kıraeti eda etmek, namazı tamamlamaya mani bulunmaktadır.
7- Abdesti bozulmuş olan bu kimse, namaza aykırı bir iş yapmamalıdır. Elinde olmayan bir sebeple abdesti bozulduğu zaman, kasten abdestini bozmak, yemek, içmek ve konuşmak gibi namaza zıt bir şeyi yapmaktan çekinmelidir. Bunlardan birini yapan kimse, abdestini alarak namazının üzerini tamamlayamaz. Avret mahallinin açılması da namazı tamamlamaya mani olan hallerdendir. Bu sebeple abdesti bozulan bir kadın, bu hükümden faydalanamayacak ve abdest aldıktan sonra namazını baştan kılacaktır. Çünkü kadının kolunu açması ile namazı bozulmuş olur.
8- Zaruri olmayan bir işi yapmış olmamalıdır. Mesela, abdesti bozulan bir kimse, abdestini yenilemek için kendine yakın yerdeki suyu bırakıp da iki saflık bir mesafeden daha uzak bir yere gitmek gibi lüzumsuz iş yapmaktan çekinmelidir. Yakında su olduğunu bildiği halde, bildirilen mesafedeki uzak bir yere gidip abdest almak, namazını tamamlamaya mani hallerdendir. Eğer yakındaki suyu unutur veya su kuyu içinde olmakla onu çıkarmak ve kullanmak zahmetli bir iş olduğu için uzağa gitmiş olursa, bu, namazını tamamlamaya mani sayılmamıştır. Çünkü başka su varken kuyudan su çekmek, namazın tamamlanmasına engel olan işlerden sayılmıştır.
9- Abdestin bozulmasından sonra, özürsüz bir gecikme yapmamak. Bir kimsenin elinde olmayan bir sebeple abdestinin bozulmasından sonra, herhangi bir özrü yok iken eğlenip de abdest almaktan gecikmemelidir. Böyle bir eğlenme, namazın bir cüz’ünü abdestsiz iken eda etmek demek olacağından, abdestini tamamladıktan sonra üzerine bina etmeye engel olur. “Özürsüz olarak” kayd-i ihtirazisi, abdesti bozan sebebin -mesela burun kanamasının- kesilmemesi veya fazla izdiham gibi bir özürden dolayı vaki olan gecikmeyi dışarda bırakmış olduğundan, bahsi geçen özürler veya benzeri bir sebeple gecikmek, abdestini aldıktan sonra namazın geri kalanını tamamlamaya engel olmaz.
10- Abdest bozulmasından sonra, namaz kılanın daha önce abdestinin bozulmuş olduğu ortaya çıkmamalıdır. Mesela, abdesti bozulan bu kimsenin ayağındaki mestin müddetinin dolmuş olduğu anlaşılmış olsa, abdestini alıp da namazının geri kalanını tamamlayamaz. Sahibi özür bulunan bir kimse için namaz vaktinin çıkması veya teyemmüm ile namaz kılmakta iken abdesti bozulmuş bulunan bu kimsenin su bulmuş olması da namazı tamamlamaya engel olan hallerdendir.
11 – Namaz kılan kimse, sahibi tertip ise üzerinde geçmiş bir namazın bulunduğunu hatırlamamalıdır. Böyle bir kimse, geçmiş kaza namazlarının olduğunu hatırlayacak olsa abdestini alıp namazının üzerine devam ederek tamamlama yoluna gidemez.
12- İmama uymuş bulunan bir kimse, elinde olmayan bir sebeple abdesti bozulunca, abdestini yenilediğinde, arada bir engel varsa, namaz kıldığı yere dönüp orada imama uyması gerekir. Eğer namaz kıldığı yere dönmeyerek, bulunduğu yerden iktidasına engel olan kadın saffı gibi bir mani bulunduğu halde imama uyarsa namazı fasid olur. Çünkü iktida kendisine vacip iken bunu sahih olmayan bir yerden yapmış olmaktadır. Kendisi muktedi olduğu için, münferiden eda etmesi de caiz olmaz. Şayet bu kimse, abdest alırken imam namazı bitirmiş ve selam verip namazdan çıkmış bulunursa, namaz kıldığı ilk yerine dönüş yapmaz. (Kendi başına namaz kılmakta bulunan bir kimse, abdestini aldıktan sonra bulunduğu yerde hemen namazını tamamlayıvermekle, namaz kıldığı yere dönmek arasında serbest bulunmaktadır)
13- İmam bulunan ve abdesti bozulan kimse, imamlığa ehliyeti bulunmayan bir şahsı imamlığa geçirmemelidir. Mesela, böyle bir kimse, çocuğu, kadını veya ümmi bir kimseyi kendi yerinde imamlık yapmak üzere mihraba geçirirse, hem imamın namazı hem de cemaatin namazı bozulmuş olur. Namazı yeni baştan kılmaları gerekir

site Bakımda

selamun aleykum arkadaslar site bakımda hemen hemen Büyük sitelerin hepsi kapalı sadece kendi makinası olanlar sitesi acık gerisi kapalıdır, sitemiz en yakın zamanda acılacaktır suanda UZMANLAR TARAFINDAN BAKIMDA HALEN YORUM YAPARAK ULAŞABİLRİSİNİZ BANA YADA hirafm54@gmail.com ulaşım yapabilrisiniz

Deneme müzik

Muhammed Shelcinle görüş Ortam eklemek için yeterli alanın yok mp3 eklemek için alanını buyut istersen bu şekilde 20 ilahide eklersin.

islami site, islami sohbet, dini sohbet, islami Radyo, Maltepe pazarı : Welcome !

Authorize

Kayıp parola

Kayıt ol

more